12 Mart 2009 Perşembe

kara

size hep iyi haberler vediğim zaman beni çok sevdiğinizi biliyorum; işte yeni bir tane geliyor
bizim bir karamız var. kapkara, karnı beyaz bir bombay kedimiz. beş aylık. dünya tatlısı ve de şımarığı. sırnaşık mı sırnaşık. tek derdi; beni yedirin, içirin ve benimle oynayın. ben sizi ısırayım, tırmalayayım. parmaklarınız kanasın. olsun, n'olcak ki. sonuçta ben oyun istiyorum.

bu akşam biz ofisten çıkarken arkamızdan bir bakışı vardı, içim gitti. nasıl mahsun, nasıl içerlemiş. yerim ben onu. bizi affetsin

öptüm sizi yanaklarınızdan
kedim de tırmaladı
hade daalın şimdi yine

4 Mart 2009 Çarşamba

normal olan

arkadaşlar hepinize selamlar sunmam gerektiğini biliyorum ama canım istemiyor, bugün de girizgah olmadan gelin. tamam ve aleykümselam. buyrun geçin şöyle; zaten canım burnumda, çatacak adam arıyorum, vezneciler - rami minibüs şoförü kıvamındayım, anlayın yani. kış bitiyor farkındayım, bahar göstertti kendini, mamafih bana hala kasvet. nasıl şöyle bir şömine başına kıvrılasım var, uzun saatler kıvrılıp uyuyayım, yüz bilemedin yüzelli yıl sonra uyanınca bir de ne göreyim? meğer bizim krallık sabunmuş sabun. bildiğiniz sabun yani. sabun dışındaki tek materyal de zaten yün yumaklarıymış. hani eskiden anneler bize çin işkencesi yaparcasına kollarımızı ( musti ve ailesi gibi dirseklerimizden kırarak ) öne doğru uzattırır ve yün çilesi ile beraber çile çektirirlerdi. işte ülke sabun ve o çilelerin dev ebatta olanlarında müteşekkilmiş meğer. nasıl, inanılmaz değil mi? evet ben de inanmadım açıkçası. büyüklere masallar başlığı altında bir şeyler yazmak istedim ama galiba yanlış oldu.

peki konu değiştirelim; ülkenin hezeyanda olmasını ve nüfusun çoğunluğunun çıldırmış, kalanın da çıldırmak üzere olması hakkında ne düşündüğümü anlatsam size? bence tüm bunlar insanların televizyon izlemeye bu kertede düşkün olmasıyla başladı. ne yani yalan mı? izliyorlar televizyonda hava ve cıvadan para kazanan, aslında bir şeye benzemeyen ama - make-up ustası helena rubinstayn'in adıyla - iki fırça darbesiyle primadonna ve primavera olan hatunları, beyleri görünce, hayatta bize diretilen etik değerlerin aslında " bir kerecik yasa delmeyle birşey olmaz " hassaslığında normlar olduğunu gören halkımız ( son kelimeyi bülent ersoy tonlamasıyla okuyunuz ) yine teveccüh göstererek sayısal bütünlüğü bozmadı, en azından çoğulcu demokrasiyi sağlamak için vatandaşlarını bir kısmının manik depresif, bir kısmının şizofren, diğer bir kısmının hiperaktif, yine güzide bir kısmın panik atak, kısmi olarak uykusuz, çoğunlukla uyurgezer, büyük oranda ise paranoid şahsiyetler haline gelmesine vesile olmuştur.

şimdi gelelim bu meseleden cımbızla çekeceğimiz konuya; çekme işlemini gerçekleştiren objeden anlaşılacağı üzere konumuz femme fatale. zaten ben niye odak noktası uomo olan bir yazı yazayım ki? boğanın sanatsal dehasını aslanın odak noktası teşkil edebilme yeteneğiyle harmanlamış bu bünye tabi ki ari cins olan kadınlardan bahsedecektir. seçme ve seçilme hakkının 1930'larda kadınlara da tanındığı ülkemizde 2000'li yılların ilk sekiz yılını tamamen yiyip bitirdiğimiz şu günlerde hala kadınlarımız neden hayatlarının bakiyesi ile ilgili kararlar alırken radikal olamıyor? annem - babam ne düşünür, halamın kızı dedikodu yapar, aşağı ayrancı'daki akrabalar ne der sonra? teyzemlerin yüzüne nasıl bakarım? ya çocuklarım ne düşünür diye istediği yolda gitmeye cesaret bulamayan, hadi tut ki cesaret buldu, menkul tedariğinde zayıf halka olan kadın ne etçek? şimdi buraya kadar konuyu özetlersek; önce seçme hakkımız olduğundan emin olamıyoruz ( eğer okuyorsa burdan çengelköy'den takipçim zehrişko'ya selam, hani emin olmak konusundan kelli, o anlar )
seçme hakkımızı anlasak dahi utanma duygusu ve yargılanma korkusu ( hatta yargılanmadan hüküm giyme ihtimali ), hadi bu triatlonun ikinci ayağını da diyelim ki hatun kişi başardı; bu kez de işin yeşil kısmı var, lila kısmı, turuncu kısmı, kırmızı kısmı da var. barış manço şarkısındaki gibi ( ...iki abide bir sultan beş sultan bir düşünür, iki düşünür ise bir mimar... ) ilginçlik olsun diye kağıt paradan renk kodlarıyla bahsettim, affola. hadi bunu da geçtiyse zaten o hanımefendi yürüsün gitsin kürsüye, alsın madalyasını, mutlu olsun dilediği gibi. hakkıdır zaten. ben de yanındayım kendisinin, bir er kişinin asla bu kertede bir zafer için sergilemeyi göze alamayacağı büyüklükte bir çaba harcandı burda. dur yolcu; bilmeden bastığın bu beden içinde binlerce mücadelenin hergün yeniden, yeniden verildiği bir savaş meydanıdır. bu toprak uğrunda ölen varsa vatandır dimağımıza farkında olarak/olmayarak nasıl işlendiyse her daim bir mücadele, ölme, yaralanma hayalleri kuruyorum ben de :-) şöyle bir sabah uyandığımda kendiliğinden balkabağından araban kapımın önünde olmadı ya. balkabağını bile kendim yetiştirdim. sonra arabaya da dönüştüremediğimden ( bünyede simyacılık namevcut )mecburen kabağı basenlerde selülite ve yağa dönüşme kabiliyeti olan tatlı yapımında kullandım. ama merter'den okuyucum nesrin'in eşinin dediği gibi " sebze tatlısı " en az kalorilisinden :-)))))

yine " sebze tatlısı " tabirinin mucidinin eşi olan nesrin ile konuşurken parmak bastığımız olaylardan birine değinmek istiyorum sayın seyircilerim; mutluluk daim olmaz ( daim dediğimde de aklıma önce mercedes sonra da isveç çikolatası ve ikea geliyor. sanıyorum bende aynı zamanda y kromozomu fazlası var, hayır hayır bunu sakallarımdan anlamadım. otomobillerle ilgili bir konuyu hatırlamam için ipucu veya flashmemory bile gerekmemesi bunu düşündürdü bana; mesela italya ferrari anlatir, almanya zaten malum, isveç volvo, ne bileyim ingilterra rolls royce, bentley ve daha burada ismini zikredemediğim nice motorlu kardeşlerim, ruh ikizlerim, hepinizi seviyorum tabi ki ) daim olan şey mutluluk olmaz. işte böyle düşündüğüm zaman kendime de kızıyorum. ne demek hep mutlu olunmaz? mutlu olmak için yeterli sebebin ve mutsuz olmak için de hiç sebebin varsa mutlu olursun!!! iki kere iki dört! sinirlendim bak şimdi.

hemen evlere dağılıyorsunuz ve bana yarına kadar mutlulukla ilgili düşüncelerinizi yazıyorsunuz. mutluluk geçici mi yoksa kalıcı bir araz mı? mutlu olma sebepleriniz nelerdir, en fazla 5 seçeneği sulandırmadan, sadece konu başlıkları şeklinde yazınız. her soru 50 puan. son sorunun her şıkkını cevaplamayana puan muan yok. yok yine de ben ikinci soruya sadece 2 veya 3 ya da 4 seçenek yazarım hoca diyorsanız kağıdına 50 puan üzerinden bakarım haberin olsun öğrenci!...

hadi şimdi herkes evine, hadi hadi çabuk, hadi kapatıyoruz :-))))))

1 Şubat 2009 Pazar

s c h a d e n f r e u d e


soğuk ve puslu bir pazar gününden hepinize merhaba. öncelikle yazdığım anadilimdeki yazılarıma sabırla ( muhtemelen sözlük yardımıyla okuyup ) yorum bırakan okurlarıma teşekkür ediyorum. şu anda muhtemelen kendi kendim bir server ile konuşmakta, mesajların mütemadiyen yinelenmesinden oldukça aşikar bir durum, yine de otomatik yorum almak bile güzel :-))))

konumuza gelince; mutluluk, mutlu olma durumu.. nedir, ne değildir. bu konuyu inceleyeceğiz. herkes fikrini söylemekte serbest. ben başlıyorum; mutluluk içinde bulunması, uzun süre kalınması zor bir fazdır. hele yerleşmekse tümden imkansız. zaman zaman bulutların ardından görünen güneş ışığı gibi varlığını hissettirir ancak ebediyen elinizde tutmanız hayaldir. o kimi zaman buzdan bir top, elinizde korumaya çalıştıkça eriyip giden, kimi zaman ıslak parmaklarınızla dokunduğunuz bakır kablo, hemen bırakmak isteyeceğiniz. bazen de stp koşullarında bile edinmenizin olanaksız hale geldiği biricik kuştüyü yatağınızdır. içinde huzursuzluk da barındırır, kızgınlık, sinir, hafif endişe, merak ve itina barındırır. hepsinden birazcık. yeteri miktarda olursa tadından yenmez. herhangi birinin fazlalığında ve noksanlığında ise tadı değişir, herkesin ağız tadı farklı olduğundan kimileri farklı lezzetleri de denemeye girişebilir. yani izafi bir durumdur.

sadece mutluluk hayatın idamesine yeterli midir? bu işlerin uzmanı sayılmasam da; fikrimi söylemek istiyorum: evet yeter, mutluluk, gerçek mutluluk hayatın idamesine yeter. çünkü size güç verir, kuvvet, destek noktası verir, dayanma gücü verir, umut verir. pek çok optimist hareketin kaynağıdır. o kadar çok şey varki bu konuya dair size anlatmak isteyeceğim; kendi mutluluk kaynaklarım, mutsuzluklarım, yaşadıklarım. koca bir hafta hem tahmin edemiyeceğim kadar mutlu oldum hem de bir gökdelenin tepesinden aşağı düştüm. hepsini bir hafta içinde nasıl yaşadın diye düşünmeyin, bunlar bir saat içinde bile olabiliyor, tecrübeyle sabit. önce kendimi çok suçladım, çok saf, hatta salak, plansız, projesiz, öylesine ve dan dun, hesapsız, öngörüsüz yaşadığımı düşündüm. sonra suçlanacak başkalarını da buldum. çünkü bir hata varsa tek bir mesulü yoktur. en az iki bileşenli bir denklemdir bu muteber hata. üçüncü gün ise sorumluluğu kendimden tamamen atıp başkalarına yükledi içimdeki anaç ruh. herşeyden önce kendimizi korumalıyız ama öyle değil mi? uçaklarda dahi " önce kendi oksijen maskenizi takınız " demiyorlar mı?

şimdi mutlu olmanın ne olduğunu az çok anladıysak; o müstesna seviyeye ulaşmak için neyi göze alabileceğimize bir bakalım: işte bu aşamaya kadar mevcut olan sorulara ehven-i şer cevaplar verdiysek dahi bu aşamada paralize oluyoruz. neyi göze alabiliriz??? neyi? hayatta sanıyorum en korkak kişi benim çünkü sonunda mutlak mutluluk bile olsa oturan boğa olmanın verdiği atalet risklerden uzak tutuyor beni. neden yapamıyorum bilmiyorum. kimi zaman bahanem; karma oluyor. kimi zaman korkaklık. en son dün akşam " kar manastırı " kitabında " başkalarının mutsuzluğu üzerine mutluluk inşa edilemez " yazıyordu. adeta bana bir mesaj göndermiş dharma. aslında merak etmesine gerek yoktu, çünkü benim zaten kendi mutluluğuma gidemeyişimin sebebi bu. sevdiğim insanların da sevmediklerimin de mutsuzluğunun benden kaynaklanması fikrine tahammülüm yok. oysa mutluluk bencil olmayı da barındırır derler. bencillik benim için başlı başına mutsuzluk kaynağıdır oysa. ne yapacağımı bilemeyip mutsuzluk denizinde boğulsam dahi başkalarının umutsuz hali beni mutluluğa eriştirmez.

ne yapmalı, nasıl yapmalı... herkesi eşzamanlı mutlu edecek çözüm bulmalı. nasıl bilmiyorum. aklım bu kertede karışıkken cevap bulamıyorum. zorlanıyorum. ne demek istediğimi bilmiyorum. aklımda sorular yok, sorulmamış sorulara cevaplar mevcut. sormak istediğim kendi suallerim de yok. duyacağım cevaplar hoşuma gitmeyebilir. to travel hopefully is better than arrival. gereğinden fazla sordum zati. cevapların yarısı kötüydü. diğer yarısı ise istenmeyen cevapların izlerini silemedi bile.

ey hayat sen şavkı sularda bir dolunaysın
aslında yokum ben bu oyunda
ömrüm beni yok saysın

hade herkes evine gitsin. bu blog işinden de vazgeçeceğim bir gün, yazmak ihtiyacında olduğum kelimelerle yayınlayabildiklerim arasında çok ciddi farklar var. artık yük oluyor sırtıma, dağarcığıma. sizi sevsem de ayrılmak istiyorum, büyüdünüz. kendi başınızın çaresine bakacak olgunluğa erdiniz. yormayın beni. sevgiyle mahsus öperim gözlerinizden :-)))))

12 Ocak 2009 Pazartesi

oggway oggway

abilerim ablalarım, hani benim şu herhangi bir giysiyi modayken giyememe, filmi izleyememe, yemeği yememe huyum vardır ya, işte o yüzden the secret kitabını ancak okuyabildim. kafama yatan kısımları olduğu gibi ( her daim pozitif ve açık olmanın insana kattıkları şeklinde ) oldukça safsata mealinde yönleri de var sanki. mesela evrenin bir katalog olması ve bizim bu katalogdan her istediğimizi seçebilmemiz. oldu, durun seçiyorum; bill gates'in parası kadar menkul, george clooney'in bizzatihi kendisi ve gisele bündchen bacımızın şekli şemali, yalnız paket yapın evde açıcam :-)

gerçi ben yazanlara inanıyorum da ( çünkü inanmazsan ebediyen olmuyormuş ) sizin inandığınızı sanmıyorum. içimden kendi kendime " yaa olum nasıl ya " diyorum, desteksiz geliyor, yine de sıradan çıkmayayım diyor içimden diğer bir ses, sonra kuyruğun en sonuna gitmek de var.

bir de şu durumum var canlarım; kendimi bir süredir oyuncu gibi hissediyorum, yani şöyleki; hayat bir film, evet uzun bir film. gerçi zaman göreceli bir mevhum, dolayısıyla kime göre uzun bir film olduğu meçhul. neyse konuya dönelim; hayatın kendisi de bir senaryo. hepimiz de rollerimizi yapıyoruz. başımıza gelenler bizim gerçek hayatımıza dair öyküler değil. bizim sergilememiz gereken haller. bu fikir insanı hem şizofrenik yapıya sürüklüyor hem de ayakta kalmasına yardımcı oluyor. ne tuhaf bir ikilem değil mi?

kendimi bir çuvaldan dışarı çıkmaya çalışan misketler gibi hissediyorum, çıkmaya kararlıyım. öte yanda kurumakta olan beyaz tutkalla kaplı yanım beni geri çekiyor. engelleyen ne, cesaretsizliğimi neye borçluyum, beni durduran gücün beygir gücü cinsinden kuvveti nedir bilmiyorum. farkına vardığım tek şey; yaş baş farketmez. hepimizin cesarete ve desteğe ihtiyacı var. yolu her zaman el yordamıyla bulamıyorsunuz. bazen ışık gerekiyor.

ışığınızın hiç sönmemesi dileğimle kapatırken keremocuğum için Allah'tan ışığın en güzelini, soruların en kolay çözülenini, hayatın en ballı olanını ve en önemlisi her daim sağlık ve huzur diliyorum. amin.

not : konu başlığına " ne alaka? " dememek için lütfen kungfu panda filmini izleyiniz. öyle geliniz

5 Ocak 2009 Pazartesi

pathetic sonata

hi everyone... yeni yıla yeni başlık olsun dedim ama yine " i feel blue today " çıktı. neyse siz zaten hazan ve hüzün seversiniz canım okurlarım. dün kendimizi nasıl hissettiğimiz konusunda tartışırken bizim kuzen bir laf söyledi, düşünürlerden birine ait bir laf; o kadar yalnızım ki ne kadar yalnız olduğumu söyleyeceğim kimsem bile yok...

benim yalnızlığımdan bahsedeceğim insanlarım var aslında da; sürekli sorun ve sorunsallardan bahseden biri olmak çok sıkıcı. buna bizzat ve şahsen kendim bile o kadar katlanamıyorum ki başkalarının yerine kendimi koyduğumda da problem dinlemenin çok sevimsiz bir şey olduğu kanaatine varıyorum.

sıralasam aslında sorunlarımı ve gereksiz yere sorun ettiklerimi buradan madagaskar'a yol olur. ne uzun di mi? 7500 kilometre. aralarında gerçekten herkesin sorun diye nitelendireceklerini seçsem herhalde buradan ancak oda kapısına kadar yer kaplar. ama gelin görün ki iktisatta öğrendiğim naçizane tek bilgi olan " kim neye ihtiyaç duyuyorsa gerçek ihtiyaç odur " tanımı benim şımarıkça problemlerimi teorem haline sokuyor. koskaoca bilim yalan söylemezzzz!!!! ayrıcana the man who loves you you hate the most and vice versa is also true.

bugünlerde yazılarımın oldukça anlamsız, karmaşık ve kısa olmasını düşünce durumumun da karmaşık, derinliksiz ve menfi olmasına verin arkadaşlar. the secret felsefesiyle ayakta tutmaya çalıştığım şu bünye ilk rüzgarda tavuk tüylerinden müteşekkil gibi dağıldı gitti. sanıyorum tavuk tüylerini katranla beraber kullanmamışlar. oysa katran ne bağlayıcı olurdu ha. hiç dağılmazdı ne güzel bir hayal. keşke red kit zamanında yaşasaydım ( red kit gerçek ya :-)))) ) hem o zamanda mevzu bahis olan tüm fenomenlerden de haberdarım.

oyyy oy. ben size daha ne anlatayım; yeni yılınız kutlu olsun, sağlığımız daim olsun, hep doğru kararlar verelim inşallah, rüzgar ekip fırtına biçmeyelim, hayat bayram olsa, keremo bu hayattaki en sağlıklı ve mutlu insan olsun, kötüler ve kötülüklerle hiç karşılaşmasın inşallah; amin...

hade dağılın, yine üşüştünüz başıma. zaten mp yine es geçti beni, ferrari yok, çiftlik yok, uzuuuun seyahatler yok. neyse böyle düşünmemek lazım; ne der yüce the secret ruhu; hayat kataloğundan seçtik bunları, teslimatı bekliyoruz. beklerken de hazırlanıyoruz. ben elmas mücevheratımı ve paralarımı ( para derken b.k gibi para yani, öyle yüzelli milyon euro filan yani ) derleyip toplamaya gidiyorum. bunları geneva'daki şatomun uygun bir yerinde stoklayacağım, onca menkul ile dolaşılmaz bittabi. seyahatin başlangıç noktası greenwich'teki mütevazi evim ( mütevazi dedimse inanmayın tabi; elli dönüm arazi üzerinde 12 odalı ev ).. arzu ederseniz buyrun gelin bize katılın bizeeee, hem oyuna hem söze şeklinde bir çocuk şarkısı vardı siz onu söyleyedurun ben geliyorum...

12 Aralık 2008 Cuma

-den hali


insanın hayatta her istediği olunca mutsuz olurmuş, isteyecek veya uğrunda çaba gösterecek bir konu başlığı namevcudiyeti ruh halini pessimist, nahoş durumlara yöneltirmiş.

bu bağlamda hayatta denemek istediğim şeyler listesine ( ki bunların ilki deli gibi, a böyle paraya m.k diyebilecek kadar deli gibi zengin olduğumda kişiliğimde bozulma olacak mı konusunu deneyimlemek istiyorum ) yeni segment ekleniyor; acabağğğ her ietediğim olsa mutsuz mu olurum? deneme yapabilmemiz, bu hipotezi teoreme çevirmek için yardımlarınıza ihtiyacım var. işte mütevazi listem ( bu listede keremo ile ilgili madde bulunmama sebebi onunla ilgili hiçbir hevesimin hayalde kalmaması isteğim, uzayda yaşasın, f1 pilotu olsun, hiç boyanmamış, görülmemiş renklerin ressamı olsun, uzuuuuun bir hayatı olsun, sağlıklı olsun, daimi sağlıklı, mutlu olsun, her saniye, her an, hep iyi insanlarla karşılaşsın, kötülük ve şeytani sıkıntılar çıkmasın karşısına bu bana yeter )

1-) nepal'de üç ay tatil
2-) with bono accompanying me
3-) kimse hastalanmasın
4-) üç ay tatilin verdiği rehaveti atmak için iki yıl sürecek dünya turu...
5-) dünya turnemin her ayında ayrı refakatçi ( refakatçi listesi bilahare açıklanacaktır )
6-) dünyadaki tüm ihtiyaç sahibi, anne-babasız çocuklara yardım edebilmek ve yardımın benden kaynaklandığını öğrenmemeleri, sadece sevinçlerine şahit olmak
7-) herkesi sevindirecek birşeyler bulabilmek
8-) hayatımın kitabını yazmak
9-) hatta filmini çekmek
10-) sevgili canonumun ve istediğim objektiflerin bir sabah uyandığımda başucumda olması
11-) ferrarimin hız limitlerini zorlayabileceğim yollar
12-) to travel hopefully is better than arrival'ı yalancı çıkaracak varışlar
13-) doğru zamanda ve yerde doğru kelimeleri bulmak
14-) daha derin bir hafıza ( sonsuz dilemekten korktum da )
15-) herkese 3 dilek hakkı verebilecek sihir gücü :-)
16-) ormanda 20 kaplan gücü
17-) en creative artist olmak
18-) köpeklerden korkmamak
19-) yılanlardan da korkmamak
20-) beş tane at; the black stallion 1, the black stallion 2,...
21-) aslında insanların düşüncelerini anlamak diyecektim ama vazgeçtim; bu hem hayalgücünün sonu olur hem de mutsuzluk getirebilir, hem de zaten insanların akıllarından geçeni okumak ayıp olabilir
22-) yaratılan olduğumu unutmamak, tanrı rolüne soyunmadan iyilik yapmak; başkalarına faydalı olmak beni mutlu ettiği ve yaratılmış bir kul olarak vazifem olduğunu düşündüğüm için istiyorum.
23-) galiba benim iyelik sıfatlarım ve egom fazla gelişmemiş, hala hayatı paylaşmaktan ibaret sanıyorum. şu öğrenemediğim kendimi ve haklarımı korumanın gelip beni sarmalamasını diliyorum. anladım ki bu bana bir ilham olarak gelip yerleşmezse asla edinemeyeceğim bir nitelik olarak kalacak :-(
24-) hiç yaşlanmayalım
25-) saçlarım hiç bozulmasın
26-) makyajım da silinmesin :-)
27-) uykum gelmesin
28-) bu bloğu daha da kişiselleştiri,p söyleyemediklerimi de yazabileceğim bir hale getirmek... ama o da çok sıkıcı olabilir, yani bir gün şu beş okuyucumdan biri yorum yazar diye hevesle beklerken bunun ihtimalini kendi kendime ortadan kaldırma kötülüğünü yapamam :-)

from jenlemen.com, i liked it a lot so wanted to share with you... i think everyone should see this website; very sincere and very nice. here is what i saw today;

For doing your work with so much love and joy in your heart.
For believing in the young women you meet and for being willing to mentor, guide and advise.
For being an honest and important part of this community.
For going the extra mile a hundred times over.
For creating the space for true creativity and magic to happen.
For paving a path worth following.
For providing a picture of real service and genuine leadership.
For showing us what it means to be strong and kind.
For offering your presence, when it matters most.
For caring about people more than printers and then making me love printers because I love you.
For all this and more, Keremo, welcome to my tribe.

It’s going to be lovely to have you.


i love you all
each of you, to whom i have confessed this and to whom i havent
words don't run out of my mouth easily, but i never can hide it in my eyes...

loves
keremo's mum

komple yumurta

anne ben bugün haşlanmış yumurta yedim, hem de komple :-)

annişkoş, nasılsın??? ( annişkoş benim )

annişkoş seni çok özledi, gel artık oğlişkoş

9 Aralık 2008 Salı

bayram bayram hey

bizim bücür bu bayramı babasıyla birlikte uzak memleketlerde geçirmeye gitti. öyle karar vermiş kendisi. bir afra, bir tafra. nasıl heyecanlı, nasıl mutlu. saçlarını kestirmiş, kendine bir parfün!!!! almış. bana da cumartesi akşamından pazar akşamına kadar müddet verdi eşyalarını hazırlamam için :-))) pazar akşamı da hala eşyalarını hazırlamadığımı görünce " sana o kadar da süre vermiştim " dedi, kınandım yani.

bu tamamıyla incileriyle dolu bir haftaydı zaten. kuzu kuzu me hepimize enteresan dersler verdi, öğreten adam; bir kolsaatinin arkasını "electroplated, çaynameyd" şeklinde okudum. yorum yaptı " hmmm demek çinde yapılmış yani " :-))))

yoldayken konuştuğumuzda da o kadar mesut memnundu ki sesi. engel olmadığıma sevindim ama onu şimdiden çok özledim. büyüyüp kendi hayatını kurduğunda ben ne yapacağım?

21 Kasım 2008 Cuma

kelimelendiremediklerim

tamam dilimiz zengin bir dil, her duruma uygun bir kelime var ama her ruh durumu tespit edilmiş mi bakalım? örneğin bir kaç hafta önce kendi kendime hikayeler uydurup dağa küstüğüm zamanki umutsuzluğumu hangi kelime ifade edecek? veya şu an içinde bulunduğum ruh hali; hani mikserde güzelce çekilmiş, içiçe geçmiş ve birbirinden ayrılması, ayrıştırılması imkansız hale gelmiş homojen karışım???

sapla samanı, üzümle çöpü karıştırmaktaki ustalığımı yaşla kuruyu beraber yakmakta da kullanırım. öyle ki; sonunda çok üzülsem de şu dik açıyla hareket eden burnum asla istikamet değiştirmez. üstüne bir de boğa duygusallığı veya romantikliğini eklediniz mi tadından yenmez. oooof, ben burcumu değiştirmek istiyorum, pragmatik kova veya en anlaşamadığım burçlardan olan oğlak filan olmam lazım. yoksa hayatım insanların ne söylediklerini ve söylemediklerini anlamamakla geçecek. doğru kelimeleri bulamadığımdan esrarlı konuşuyorum gibi geliyor size. aslında konu çok belirgin. yine anlamama durumum var. üstelik anlamadığım şeyi başkaları açıklamaya çalıştığında da hemen kendimi koruma mekanizmam çalışıp beni bu hazineden mahrum etmek isteyen dahili bedhahları oluşturuyor. size daha nasıl anlatayım, ben çok karışığım bugünlerde, seyreltilmeye ihtiyacım var, sakinleşmeye, öğrenmeye, güvenmeye...

size açıklayamadıysam da keşke bu mektup adresine gidiyor olsaydı, oysa pulu bile yok!!! hadi dağılın arkadaşlar, kendi kendime yaşamam gereken hüznüm var, dağılın..

10 Kasım 2008 Pazartesi

hayal kırıklığı ve muz kabuğu


sizin de kendi kendinize kurduğunuz - biraz şizofrenik de olsa - bir dünyanız vardır eminim. orda yenilikler, beklenen ve beklenmedik olaylar, sonuçlar vesair duygudurumlar yaşıyorsunuzdur. insan ne güzel kendi kendine konuşur, kavga eder, barışır, iki kişi yaşar tek vücutta, hatta bazen daha çok kişi olur. kendi kendine futbol oynamak gibi, hasmı da bizzat ve şahsen kendisiyken satranç turnuvası düzenlemek gibi bir şey. amma velakin oyuna ruhunu kattığınız kişi bizzat ete kemiğe bürülü biriyse farkında olmadan o da katılıverir oyuna. hem de hiç beklemediğiniz bir hamle yaparak oyunun seyrini de sizin katılım payınızı da değiştirir.

işte tam bu aşamada; eğer bunun oyun olduğunu, hayal mahsulü bir durumla karşı karşıya olduğunuzu unutmazsanız kurtardınız paçayı. velev ki oyun sizin ruhunuzu zaptetmişse yandınız. rol arkadaşınıza ne güven kalir, ne sevgi saygı, sadece kötü yönlerini görür ve hayal kırıklığı yaşarsınız. oysa sizin iç dünyanızdaki kişi böyle biri miydi? ne güzel anlaşıyordunuz hepsiyle, fikir teatisi gırla. şimdiyse aslında ne mene birileri olduğunu anlamak nasıl da kırdı sizi.

galiba en doğrusu hiç hayal kurmamak. ya da hayallere kimseleri katmamak, ne dersiniz? dersu uzala

neyse ki benim başıma hiç gelmez böyle şeyler, bunlari bir arkadaşım anlattı, ondan duydum yani.

9 Ekim 2008 Perşembe

ooooooooooof

bir of çeksem karşıki dağlar yıkılır. az evvel size uzuuun ve komik bir yazı yazmıştım, o da kaybolmuş. sanıyorum zuzaylılar sitemi ele geçirdi. o kadar süper yazılar ve konular var ki hattı zatımda şahsen beni de kaçırıp uzayda blog eğitimi vermem için samanyolunun kör bir noktasına ışınlayacaklarından şüphe ediyorum.

acilen kamuflaj işlemlerine başlamam lazım, hadi ben kaçtım...

not: keremo, seni seviyorum, sakın unutma ve de uzaylılara güvenme ve de tüm homo sapiense...

şimdi okullu olduuuk sınıfları doldurduuuk

az evvel size destanlar yazmıştım. ama hepsini yanlış bir tuşa basıp sildim, cezalıyım. süre dolana kadar expresyonizmim hapis hayatına kaldığı yerden devam edecektir. işte bu ahval ve şerait içinde dahi fotolarım sizlere eşlik etmekten onur duyacaklardır...















arrivederci

26 Ağustos 2008 Salı

hani de benim elli gram pastırmam


yoldaşlarııım, canlarım özledim sizleri. yoğun gündemim, seçim çalışmaları, bulaşıklar, finansal analizler filan çok meşgul etti beni. ne itinayla boya-badana işleri yapabildim, ne yazı yazabildim. şimdi bu mecrada buluşmuşken hepimiz, birkaç fikir sıçratması fışkırtayım burdan size.

görüşmediğimiz süre zarfında olanlar
1-) bizim şirketten iki arkadaşın ( biz zaten 3 kişiyiz ) 8 günlük gulliver almanya'da seyahati
2-) bizim problemli ve cevval yedigöller / boluuu bölüü seyahatimiz ve akabinde akçakoca konaklamamız
3-) sürpriz bursa seyahatimiz, keremo'nun kıyıköy deniz sefası, köpekler ve küçük köy evi

eee hep ben anlatıyorum, bittabi o da bir yere kadar. bu seyahatlerden ne anladığımı beyan edip kaçarım aynen;
BİZ İFLAH OLMAYIZ!!!! HAKİKATEN BİR TÜRK DÜNYAYA BEDELDİR. KONUNUN AÇILIMINI İSTERSENİZ BİLAHARE GÖRÜŞELİM, BULUŞALIM KORDONDAAAA, GÜZİDE KASACI DA GELSİN LÜTFENNNNNNN..

18 Temmuz 2008 Cuma

uzaylılar gerçek

bu hafta ani bir gereklilikle salı akşamı saat beşten sonra bursa'ya doğru yola çıktık; ekip ben, keremo, yüksek ve annemden müteşekkil. darıca-eskihisar'a kadar hemen hemen iki saatte varabildik. kalan mesafeyiyse birbuçuk saatte alabildik. yolda kuzu kuzu mee o kadar komik şeyler anlattı ki neşretmeden duramayacağım.

" anneeeee, yine üç sayılı hızda gidiyorsun, hemen iki sayılıya düş!!! "
" farkında mısın çok hızlısın yine "
" bence uzayda başka dünyalar da var, mesela güneşin etrafında en yakından dönen gezegende hayat olabilir veya güneşin etrafında en uzaktan dönen gezegende hayat olabilir " anneannesi " hangi gezegende mesela? " şeklinde bir soru sorunca keremo'nu cevabı; " mars'ta ". sanıyorum kendisi phoenix ile görüşüyor :-)

7 Temmuz 2008 Pazartesi

innuendo


selam size romalılar, selam size kartacalılar... ne şiş yansın ne kebap, aramız da bozulmasın. renksiz kalayım, sonsuz ataletimle sınırsız boşlukta kendime dikip gözlerimi öylece bakayım. ne romalıyım ne kartacalı, her ikisine de eşit mesafedeyim, çok uzakta, kendi yalnızlığımda, suretimle boğuşmaktayım. dün başka bir canlının ruh halini anlatma çabasıyla ne denli karışmış olduğumu ifade etmeye çalıştıysam da kimse duymadı çığlıklarımı. kalabalığın ortasında olmak, etrafında etten duvarlar olması, kendinle sadece uyurmuş gibi yaparken başbaşa kalabilmen yalnız olmadığın anlamına gelmiyor, ya da hayatına şeffaf sargılar katmıyor. Hala your blindfolds are closed, hala huzur bulmana çok var, hala yalnızlık olduğu gibi sarmış içini, kalakalmışsın sel gibi akan çoğunluğun içinde.

nasıl negatif hislerle doluyum; pek çok şeye aşırı tepki veresim var neyse ki eylemsizliğim müsade etmiyor progresif tarafımın harekete geçmesine, yalnızım, düşüncelerim kimsesiz. bana bile ait değil gibiler. kimsesiz kalmışlar otoyolun ortasında, kamyonlardan, çılgın gibi, yolu aşındırmak ister gibi vızıldayarak geçen onca taşıttan kaçamayacak kadar da yorgunlar.

inanamıyorum sadece onikibinsekizyüz gündür dünyada olduğuma, şu an ki haleti ruhiyeme bakılırsa bunca gün, onca yıl bana bir neşeli habere karşıikiyüzseksenbeş tane hüzün katmış ( bu sayıyı şimdi uydurdum, mealsizdir ). oggway kendisi inanıyor muydu acaba söylediğine " ...inanırsan olur, gerçekten inanırsan... " fazlaca ütopik bir yaklaşım, yine de benim şu an sergilediğim uzaklaşım hatta kaçarak uzaklaşım hislerimden evladır.

etrafta pek çok fenomen; euro2008 ( bu yazıya euro2008'in en cafcaflı günlerinde başlanmıştı ancak tamamlanamamıştı. gündem ne çabuk değişiyor ), vefatlar, destanlar, koşan, kaçan, yakalanan, elektrik zammı, pahalanan hayatımız, çekilmez dereceye gelen yükler, hala sayıları artmaya devam eden, kendi kendinin karesini alarak büyüyen şarkıcı ve manken takımları. çok az şeye inancım kaldı benim, kendimi iterek birkaç demirbaşımı korumaya çalışıyorum, takatim yok, cesaretim ve hevesimin ise dibine ekmek banalı yıllar olmuş. eski bir şişeyim ben, kumlar döve döve farklı kıvrımlarımı törpülemişler, herhangi bir camdan farkım kalmamış artık, kıramıyor ışığı yedi renge hiçbir kenarım, şekilsizliklerinde eski günlerini anımsatacak hiçbir şey kalmamış. karışmış diğer şişelere, renk desen aynı, zaten uzaylar da aynı. hep beraber aynı evrende dönip duruyoruz. bir süre sonra artık ben kendim bile farkımı farkedemez oluyorum. işte toplumsal ruhun temellerini de bu oluşturur; bireysellik dışarı, toplumsallık içeri. bravo bana, kazanırım bu gidişle alnımın ortasına birincilik damgasını diye düşünüyorum. olmazsa kendim basacağım bir damga kendi kendime.

neden bahsetmek için başlamıştım bu yazıya, neye döndü. dün değil evvelsi gün keremo ile babası bir gezinti yapmaya karar verdiler, herhalde üç - dört yıldır ilk kez bir cumartesi çalışmadı keremo'nun babası. göktürk-kemerburgaz civarlarında jandarma çok gereksiz bir sebepten keremo'nun babasını tutuklamış. serbest bırakmak için küçükçekmece mahkemesi'nden bir kağıt gerekiyor, jandarma salıvermiyor ki gidip o kağıdı getirsin, mahkeme de kendisi gelmeden kağıdı vermiyor. ne hoş bir tezatlar kümesi, değil mi? gidip keremo'yu karakoldan aldım. daha sonra babası da işini halledip ayrıldı ordan, neyse ki gecelemesi filan gerekmedi. o kadar sevimsiz hikayeler ki yaşadıklarımız ağzımın tadı kaçtı resmen, üzerinde iki gün geçti hala kayifsizim. konu ile ilgili keremo'nun yorumlarını yazıp kaçacağım;

- babam çok sigara içtiği için tutuklandı.
- haaa, baban sigara yasağını mı unutmuş?
- yok, unutmamış, bile bile içiyor, sonra başı derde giriyor.

- ben büyüyünce...
- ne zaman yani?
- ... hımmmm.... onsekiz yaşına gelince uçağa binip çok uzak bir ülkeye gideceğim, bir daha hiçbiriniz beni görmeyeceksiniz.
( ertesi gün, biz barıştıktan sonra )
- oğlum uzak bir ülkeye gitme kararın hala geçerli mi?
- anneee, sen de herşeye hemen inanıyorsun. ben şaka yapmıştım!...

- ben hayvanların kafeslere kapatılmasını sevmiyorum,özgür olmalarını istiyorum ( braveheart ya kendisi )

özgürlük nerede ki hayvanlar bulsun? hepimiz bu dünyaya, bu hayatlara tutsak vaziyetteyiz bence. yaşamak istediğimiz hayatlar bir yana bize sunulanı yaşamak zorunda kalıyoruz. istediklerimize ulaşma yolunda törpülene törpülene bir şey istemekten korkar hale gelmişiz. ben öyleyim kendi adıma. hayal ettiklerimle elde ettiklerim arasındaki 180derece açı benim için katedilmesi imkansız mesafeler gibiydi. bir süre sonra üstüste eklenen uzaklıklar bir öncekini mumla aratacak, aşılamaz duvarlar ördüler önüme. eskiden olsa bir dirsek darbemle yerle bir edeceğim engellerin tutsağı oldum, ben, koca ben, korkusuz ben, yılmaz ben!...

konu ile ilgili bir hikaye var çok sevdiğim; uzak bir ülkenin küçük bir kasabasına bir kumpanya gelir. ekipteki sihirbaz tüm halkın sadece birer dileğini gerçekleştireceği vaadiyle kasabadaki herkesi o akşamki gösteriye çağırır. o yörenin en zengininin evinde çalışan mathilda kumpanyaya gitmeden önce son işlerini yaparken kendi kendine ne dilek dileyeceğini düşünmeye başlar. diğer yandan da bir an evvel işlerini bitirip eğlenceye, sihre koşmak telaşındadır. " bu dünyanın en zengin insanı olmak istiyorum " der önce, dakikalar geçtikçe " yok canıım, bu ülkenin en zengini olsan yeter " der kendi kendine. akşam iyice yaklaşınca " neyse canım, bu kasabanın en zengini olmayı isteyeyim, bu da yeter " diye düşünür. kumpanyada dilek sırası kendine geldiğinde ise sihirbazın karşısında olmanın verdiği heyecana evde ocakta unutulan yemeğin telaşı eklenir ve " evde ateşte unuttuğum yemeğin yanmamasını diliyorum " der.

benim hayatım da böyle, inanın. bu yazıyı kaç kişi okuyor, kaç kişi benim aylardır anlatmaya çalıştıklarıma kulak veriyor bilmiyorum ama lütfen zıplama aralıklarınızı çoğaltın, her seferinde daha yukarıya ve daha uzağa zıplayın. akhilleus'un kaplumbağası olmak insana hiçbir şey kazandırmıyor. hala yolculukta oluyorsunuz, umutta oluyorsunuz olmasına da her adımda daha az mesafe katederek... her adımda kendini, gücünü, mesafeleri küçülterek. " to travel hopefully is better than arrival " ikilemidir bu konuda ahkam kesmeme engel olan. öte yandan yitirdiklerimin acısıdır size " benim gibi yapmayın " dedirten.

şu aralar itici gücü kendimde bulamıyorum, süremiyorum kendimi hayata. sizi karamsarlığa itmek değil niyetim amma velakin kendimi de tutamıyorum, anlatmak istiyorum içimde yaşadığım fırtınaları. zaten biliyorsunuz bu blog bunun için.

başkalarının yanında gözlerimin dolması, gözyaşımın durmadan akması beni o kadar üzüyor ki. sanki tüm zırhımı bırakıp ok yağmurunun ortasına dalmışım gibi geliyor. korunaksız. a shelter in the dust. but all the promises we made from the cradle to the grave, when all i want is you.

Dabit deus his quoque finem
Bu da geçer.

24 Haziran 2008 Salı

rauchen verboten

arkadaslarim, adam fawer'in empati'sini okudunuz mu? tam bana gore bir komplo teorisi kumkuması. ohh mis. yıllardır içimde tuttuğum şüpheci yanı çıkardım ortaya, hepinizden şüpheleniyorum, hiçbirinize sırtımı dönmem, dönemem. yeni düsturum " kimseye güvenme!... "

geçen akşam keremo ile uyuma öncesi sohbetimiz esnasında ben olsam da olmasam da unutmaması gereken iki konu olduğunu söyledim; biri onu herkesten çok svdiğim, diğeri de kimseye güvenmemesi gerektiği. o da - kuzum benim - hemen ekleme yapti " anne mesela biri bana derse ki -gel seni annenin, babanın yanına götüreyim, asla gitmeyeceğim, çünkü onu tanımıyorum, ayrıca biri bana yiyecek maddesi verirse onu da almayacağım, yabancılardan yiyecek alınmaz ". kuşum bana ders veriyor, öğretiyor ya. hayatımda, bu süper hayatımda, varlığından dolayı gurur duyduğum tek malzeme, varlık, edebi şahsiyet, fenomen kendileri zati. boğuşma esnasında beni yere sererken kollarını boynumun arkasından başıma dayayıp kafamın cort diye yere vurmamasını sağlıyor. kibar çocuk vesselam.

" anne sigara kanserojen maddelerden ve bayat malzemelerden yapiliyormuş " dediğinde dumura uğradıydım. babasının sigara içmesine o kadar üzülüyor ki, tarifsiz. babasına anlatıyor sürekli şöyle zararlı, böyle zararlı şeklinde. ama nafile. geçenlerde yüksek'le konuşurken sigara yasağının başlamasına gelmiş konu. kerem " benim babam hala devam " diyivermiş. yüksek de bunun üzerine " o zaman babanı polise şikayet et " tavsiyesini vermiş. keremo " o kadar da değil yüksel, sadece babama yasak olduğunu anlatabilirim " demiş. yüksek'in aklına uysa babası şimdi hapiste olacak :-)))

28 Mayıs 2008 Çarşamba

a p a n d i s i t

şu devlet kurumları başka türlü şeyler canım. 28 mart tarihli yazımda uzun uzun özel sağlık kurumları hakkında atıp tuttuğum için ne denli haklı olduğumu 3 mayıs çomartesi gecenin bir vakti keremo'nun apandisit kıvranmaları nedeniyle gittiğimiz üniversite hastanesinde bir kez daha test ettim, onayladım. o hastanenin çocuk cerrahi bölümünde görevli - özellikle altan bey başta olmak üzere - tüm o pırıl pırıl ekibe teşekkürü borç bilirim. bu nasıl bir çocuk sevigisidir, nasıl bir meslek uzmanlığıdır. ülkem adına, tıp camiası adına gurur duydum resmen.

acil durum olduğu için kontroller, testler, röntgenler filan şıp diye halledildi. ssk, bağ-kur vs. sigortamız olmamasına rağmen kuruş ödemedik ( itiraf edeyim özel sigorta kullanıyoruz:-( )... üç gün mütemadiyen kontroller yapıldı ve kuzum benim sağlığına kavuştu.

hastanede olan mucizemsi bir şifa hadisesinden ise aranızda reiki ilgilisi var mı yok mu bilemediğimden bahsetmiyorum. ben her zaman mucizelere inanırım, inanacağım. zaten hayat bir mucize, keremo bir mucize... ohhh yandan yandan

19 Mayıs 2008 Pazartesi

inciler


efendim, keremo'nun son incilerini dökmek istiyorum bu vesileyle yazıma başlarken saygılarımı sunarım.

19 mayıs bayramı'nın meali;
- anne 19 mayıs ne bayramı?
- Atatürk'ü anma ve gençlik ve spor bayramı
- Atatürk'ü anmayı biliyoruz. gençlik ve spor bayramı ise spor yapıp gençliğimizin farkına vardığımız bayram anlamında yani. değil mi anne?


pazar günü (18 mayıs) bir kaç okul gezip sana bir ilim irfan yuvası bulalım oğlum talebime cevaben;
- anne sen bul, senin bulduğun benim için uygundur ben giderim. ama şimdi dedemle güzelce'ye gitmek zorundayım, okul işini de sen hallet.


cumartesi ilk go-kart denememiz sonrası;
- anne ben bu go-karta resmen aşık oldum. hayatım boyunca go-kart yapabilirim


cumartesi go-kart sonrası helikoptere binelim talebi karşılanmayınca;
-oysa ben hayatımda helikoptere binmemiştim. ne olurdu binseydik?
( hayatım dediği süre henüz dörtbuçuk yıl, Allah ömür versin inşallah yüzellidörtbuçuk, ikiyüzellidörtbuçuk yıl yaşasın benim kuzum )

bir çamlıca akşamı ( 20 mayıs 2008 ) yüksek'le keremo'nun önünde bir izci grubu geçmektedir;
yüksek
- bak keremcim, izciler geçiyor. ne güzel değil mi?
keremo
- yani bunlar yürüken arkalarında iz mi bırakıyorlar?

önceki hafta 3 mayıs günü apandisit korkusuyla hastaneye gittiğimizde;
- doktoooor, doktor gel bir şeyler yaaaap, ben ölüyorum.
aynı hastanede tuvalete gitmek istediğinde anneannesinin " evet oğlum biraz ıkın, belki gaz çıkarırsan geçer ağrın " lafına müteakiben;
- anneanne lütfen susar mısın, zaten buurda moralimiz bozuk
( bunu duyunca bu kez de biz neredeyse gülmekten ölüyorduk:-))) )

okul

geçen perşembe huzur içinde saat gecenin onunda eve gitmiş, yemeği ısıtmaya bile üşenmiş soğuk soğuk tabağıma koymuş tıkınmaya çalışırken bir arkadaşım aradı ve mayıs sonuna kadar çocukları okula yazdırmamız gerektiğini söyledi. yemeğimi zar zor yuttum ve " ne mayıs sonu, okullar eylül ayında açılmıyor mu? oooohooo daha çok var ne telaş ediyoruz? " dedim.meğer ben okulları bitirdikten sonra yani 12 yıllık bir zaman zarfında olanlar olmuş ve herşey değişmiş. yıllarca uyuyup uyuyup aniden uyanmış gibiyim. bu iki haftada nereden okul bulacağız da huzura kabul edilip kayıt yaptıracağız da falan da filan. şeytan diyor ki yollama okula, sen de işi bırak. alın kitapları baştan başlayın çalışmaya. al sana okul, al sana eğitim. servis yok, yemek problemi yok,okul masrafı yok, kıyafet serbest. hatta istersen ayakkabısız bile gelinebilir bir okul. hayal gibi değil mi?

şimdi eğitim programı
8:00 - 9:30 kahvaltı saati
9:30 - 10:30 lisan dersleri
10:30 - 11:00 istirahat
11:00 - 12:00 matematik
12:00 - 12:30 istirahat
12:30 - 13:30 fen bilgisi
13:30 - 14:00 yemek
14:00 - 15:00 öğlen şekerlemesi
15:00 - 16:00 lisan dersleri
16:00 - 17:00 müzik ( yandan yandan şeklinde beden derslerini de ihtiva eder )
17:00 - 17:30 kurabiye & süt
17:30 - 18:30 ödevlerin yapılması
18:30 - 20:00 serbest zaman ( boyama, resim filan yapılabilir bu sürede )
20:00 - 21:00 akşam yemeği
21:00 - 21:30 kitap okumak
21:30 - 22:00 diş, pijama vs. uyku

yemekleri birisi hazırlasa, mesela nesrin bu işi halletse ve cidden çocuklarımızı bu düzende eğitebilsek ne şahane olur değil mi ama?

yazmak istediğim çok şey var aslında da sizi düşündüğümden yazamıyorum; necefli maşrapa eşliğinde " bu site .... mahkemesinin .... sayılı kararıyla kapatılmıştır " türünden bir yazıyla karşılaşmamanız için dostlarım. öyleyse haydi okulaaaa

bir de geçenlerde çok komik bir yazı okudum; her ile üniversite yapılacakmış ki ilden ile öğrenci transferleri dursun. ilköğretim öğrencileri taşımalı eğitim adı altında hergün yüzlerce kilometre yaparken üniversite çağına gelmiş gençler için böylesine güzide bir hizmet sunulması ne hoş. bu yasaları, kanunları ve kanun hükmünde kararnameleri kim yapıyor merak ediyorum. sanki deneme tahtasıyız hepimiz, her şehir, her birey... verilen talimat ise şu; hımmm bir de bunu deneyelim bakalım ne olacak :-)

hadi ben kaçtım, kaçmadan önce size bir sanat çalışmamı sunuyorum, kopyalamayınız, sadece bakınız. aklınızı başınıza devşiriniz, asabımız bozmayınız. muhalif olunuz, korkmayınız. muhalif derken yapıcı muhalif yani


benim annem canıııım annneeeeeem

ıyyyy, bu benim tiradım değil. ben ne yazık ki öyle yalap şap sulu gözlü bir evlat olamadım, annesine çok düşkün hayırlı bir çocuk da. hoş hayırsız elvat da olmadım gerçi. neyse efendim bu durum biraz karışık; işbu sebeple ben direkt konuya gireyim.

bu anneler günü bizim keremo'yla kutladığımız beşinci anneler günüydü. okulda bir tören hazırlamışlar ve taaa haftalar öncesinden 9 mayıs günü mutlak okulda olun diye de tembihlediler. o gün okula saat onbuçukta gidileceğini zannettiğimizden sallana sallana kahvaltı ediyorken öğretmene " on mu okulda toplanma saati, onbuçuk mu " diye telefon etmesek çocukların normal saatte okulda olması gerektiğini, annelerin saat onbuçukta okulda olacağını öğrenemeyecektik. her neyse, sonunda doğru saatte okula gittik ( mehmet ve ben iki anne olaraktan :-))) ) ve tiyatro salonunda tören başladı. çocuklarla ropörtaj yapılmış ve keremo bana anneler günü için hediye olarak bir elbise almak istediğini öylemiş, ben elbiseleri çok seviyormuşum da ondanmış. oğlum elbiseler, aslında tüm giysiler benim işim. mecburum sevmeye. yoksa aslında ben elmas, zümrüt filan severim. evet severim. hem komik hem de çok duygusal konulardan bahsetti çocuklar ve ben her zaman olduğu gibi sulugözümü devreye soktum. burnumu sile sile, hıçkıra hıçkıra, neşe içinde ( ! ) töreni izledim ve de kaydetim. sonunda çocukların bizler için yaptığı resimler ve hediyelerle dolu paketler çıkarıldı ortaya. her çocuk paketi kendi annesine verdi. bakınız benim payıma düşenler:

(bu resimde sağdaki papatya, en sevdiğim çiçekmiş: doğru. ortadaki kendisi, sol baştaki kırmızı surat da benmişim. işte bu yanlış, hiçte bile, benim suratım kırmızı diiil bi kerem )



(yoğurt kaplarından lalelerim ve kavanoz dipli dünyadan bozma vazom )



(ham mdfden yapılma lalenin keremo tarafından boyanmış, öğretmen tarafından cilalanmış hali )



( bu daaa ham mdf kutunun boyanıp, metalik renk verilmiş makarna ile süslenmiş hali :-) çok sevimli değil mi? )

keremocum, ben de sana hediye olarak ikimizin bir fotosunu aşağıda yayınlıyorum. sevgilerimle kuzum benim