27 Ağustos 2007 Pazartesi

benim kristalim


bu cumartesi, 25/08/2007, günü arkadaşım nesrin'le bir toplantıya katıldık. iştirak etmeden önce konu başlıkları hakkında pek fazla fikir sahibi olmasak da, güzel hava, boğaz kıyısı, uzuncadır biraraya gelememiş olma gibi sebeplerden dolayı gidelim dedik. çok güzel bir lokasyonda, okul öncesi eğitim veren bir kurumda düzenlenmişti toplantı. sevimli bir yerdi, sahipleri daha da sevimli, güleryüzlü ve canayakın iki bayan. ankara'da ( ankara güzeeeel ankaraaaaa ) mevcut eğitimde farkındalığı ve farklılığı benimseyen bir kurum istanbul'da şube ( şubedubeduuu ) açmak istiyor ve özellikle finansal partner arayışında. konu anahatlarıyla bunlar. ama detayı daha güzel; şöyle ki toplantıya katılanlar rengarenk...

bir tiyatrocu, çeşitli oyunlar oynamış, seslendirme yapmış ve yapıyor, yoge dersleri veriyor ama huzurevinde. en genç öğrencim 55, en yaşlısı 85 diyor eğitmen, tiyatrocu ve seslendirmeci hanım. cıvıl cıvıl, otuzbeşim diyor ama yirmilerinde enerjisi ve aurası var. iki çift var, iki de kızları.. üçer yaşında, mahmurlardı, uykulu uykulu bakıyorları ben gördüğümde. koşup zıplamaktan terli terlilerdi, kırmızı yanaklı ve de komik. anne - babaları da sosyal ama bu düzene asosyal tiplerdi. muhalif ama kendi içlerinde uyumlu filan, eğitime bu haliyle karşı ama eğitimsizliğe daha da karşı, tanımaktan memnun olacağınız dört kişi. kendi yöntemleriyle hayata muhtelif katkılarda bulunmuş, dahası için pırıl pırıl planları bulunan dört kişi. toplantının mimarı öğrenimini aldığı konuları çocuklar için kullanmayı başarmış ve onbeş yılda bu birikimini marka haline getirmeyi başarmış bir oyun kurucu. nesrin'le ben en sakin ve renksiz iki kişiydik o toplantıda. konuşmaların sonlarına yaklaşırken üç hanım daha geldi. birini yazılarından tanıyorum, içten ve abartısız yazar. bunu nitelemek amaçlı değil anlatmak için söylüyorum. üstünkörü çocuklardan bahsederken bana " kristal çocuklarla ilgili yazılar okuyun, sizinkisi kristal olabilir " dedi.

konuyu ben tamamen unutmuşum, bugün aklıma geldi ve kendimi bilgilendirdim. anladım ki benim keremom kristal, quartz, radyum ( aragon'un pekbilent taşından çıkardığı ) ve muhtelif kıymetli taş. gerçekten dünyada tek bir tane muhteşem çocuk var, bütün anneler de ona sahip ya :-)

ben vejeteryan sayılırım, arkadaşlarım bilir, sadece balık, tavuk ve köfte yerim. kıyma / parça et / etli yemek ağzıma sürmem. keremo bünyemde yaşamaya başladıktan sonra canım nasıl et ( kırmız parça etler ) istemeye başladı. sabah, öğlen, akşam haşlama et yiyebilecek durumdayım. herkes şaşırıyor, nasıl olup da ben sürekli et istiyorum, öyle köfte möfte değil, bildiğiniz et! neyse ki keremo doğup biz iki ayrı insan olarak yaşamaya başladıktan sonra bu his geçti gitti, bünyem o kırmızı et çılgınlığından kurtuldu. yeşil günlerime döndüm.

işte, bana bunca tuhaf, farklı ama son derece benzersiz, lezzetli duyguları ( yemek açısından değil, ruh zenginliği bakımından ) yaşatan küçük kuzum keremo'ya, kristal olsun olmasın, varlığı, bana kattıkları, öğrettikleri ve yaşattıkları için teşekkür ederim. kapanışımı onun bir cümlesiyle yapmak istiyorum;

sahne, sabah anneannesine bırakmadan önce giydirmeye çalışıyorum, penye bir şort çıkardım kendilerine, o da yorum yaptı;

yuh annecim, bunu mu giydireceksin bana?

aynen tornistan tabi, şöyle adam gibi bir kumaştan şort bulundu ve paşamız kabul buyurduklarından giyinip yola çıkabildik.

önümüzde ( seçim, cumhurbaşkanı tayini vs bittiğinden kelli artık kendi heyecanımıza transfer olabiliriz ) irlanda gezisi var, inşallah. nasıl heyecan nasıl bendeki. keremo ile, deyvit ile uzun süredir yapmak istediğim bir yolculuğa hızlıca yaklaşıyoruz. heyyyoooo. gerçi ondan önce ev taşıma, yerleşme vesair işler var, yine de irlanda meselesi daha primer, mc cormick, aberdeen, dublin ve bonooooooooooo. muhtemelen o da işlerini ayarlar ve söz konusu tarihlerde dublin'de olur. eşek değil ya, bugüne bugün ben geliyorum memleketine, ziyarete.

yöre hakkında bilgisi olan, uygun fiyatlı ve güzel otel / guesthouse bilenleriniz varsa yazmanız saygılarımızla rica olunur. keremo'yla ben gerçi bono'da kalacağız da deyvit'e kalacak yer lazım. onu da peşimizde götüremeyiz, ayıp olur.

istediğiniz bir şey varsa mc cormick, yazın getirelim. önce paranızı yatırın, merkez bankası, avro hesabı 1973 numaraya, sonra da listenizi yazın. her ürüne on avro da nakliye parası ekleyin cancağızlarım, eee sonuçta uçaklar suyla çalışmıyor.

öpüyorum hepinizi mutluluktan, hadi televizyonları kapatın ve dışarı çıkın, gezin, dolaşın, gençliğinizi güzelliğinizi yaşayın...

22 Ağustos 2007 Çarşamba

kırığım, kırıksın, kırık


canlarım, size minik kuşun kol kırılır yen içinde kalır hikayesini anlatmadığımı farkettim. neticeye de hazır dün ulaşmışken, konunun dumanı henüz üzerindeyken paylaşıvereyim. yaklaşın şöyle, yorgunum biraz, yüksek sesle anlatmam gerekmesin. üç hafta kadar önce keremo babasının adana seyahatine eşlik etmeye karar verdi ( bu ağva'ya seğirttiğim gezi değil, yeni ). 1 ağustos çarşamba akşamı yola çıktılar. ben de yalnızlığıma balıklama daldım, ilk akşam yine ütülenecek çamaşırlar kabusuyla doldu taştı. perşembe günü sabahtan itibaren keremo'nun bir önceki gün serinlemesi amacıyla bashocan tarafından verilen soğuk suyu içtiği için mütemadiyen kustuğu haberini aldım. akşama doğru, yol henüz bitmemişti ama midesi nispeten düzelmişti. hatta acıktığını, hamburger yiyeceğini, kayseri'de olduklarını anlattı bana. hamburger yeme, Squidward gibi olursun, mantı ye dedim diye telefonu kapadı suratıma. neden kapadın diye mehmet sorunca da " annem vız vız konuşuyor " demiş. annesi olan ben arı mayayım ya! vızıldayıp dururum, vız vız vızzzzzzz...

akşam saat 9 gibi mehmet'le konuştum, keremo'nun ağlama sesi geliyor arka planda, ne oldu dedim. yok birşey, uyutmaya çalışıyorum diye cevapladı. ondan sonra taa saat 11'e kadar telefonunu da açmadı, beni de aramadı. çok huzursuzlandım ve oturamadım yerimde, doğumhane kapısında bekleyen baba adayları gibi evin icinde volta attım durdum.

ertesi gün cuma, keremo anne kolumu sardırdım ben dedi, ağrımasın diye. nasıl yanı dedim, film çektiler dedi, üç hafta sonra açacağız dedi de ben senaryo yazdığını düşünüp kendimi ferahlattım. çünkü benim böceğim bir kaç hafta evvel babasının işyerinde bulduğu yarabantlarını, ayna olmaksızın tam orantılı bir halde burnuna yapıştırmış, bir kaç bant üstüste olunca burun koccaman olmuş. bizim böcek " iyi oldu, annemi korkuturum " diye plan yapmış... eve gelmelerini pencerenin arkasında bekliyordum zaten, palyaço burnunu görünce sokak kapısına nasıl gittim, nasıl kucaklayıp n'oldu burnuna sızlanmasına başladım hatırlamıyorum. bizimki yavaşça bantları kaldırdı ve " şaka yaptıııım " diye sırıttı. mehmet " annen korkar " demiş, " birşey olmaz, birşey olmaz, bayılsa bile sonra kalkar " cevabını almış. yine beni korkutmak istediğini sandım, inanmadım eee yalancı çoban hikayesini bilen adamız.

cumartesi hala huzursuzum ama, nihayet'i aradım, bizim yeğen. nasıl ağlıyor. nasıl... " yenge çok kötü birşey oldu " dedi. ben senkronize iptal. çocuk anlatmaya devam etti; annem üzüm toplarken merdivenden düştü dedi. annesine üzülmem konunun içinde keremo adının geçmemesinin bir saniye sonrasında başladı. " annem,bak kafasını vurmamış, ortopedik rahatsızlık geçer, merak etme " vesair sakinleştirme cümleleri söyledim. sonra cesaret edip keremo'yu sordum, aslında annesi bunca ağır vaziyetteyken utanaraktan. babası, annesi, mehmet, hasan, inci ve benim minik kuzum hep beraber gitmişler hastaneye. hemen onları aradım, keremoyu buldum, konuştum, anne ben iyiyim, halam düşerken kenara çekildim dedi. benim kolum acımıyor dedi. hasan'la konuştum, kerem niye kolundan bahsediyor dedim. yaramazlık yapmasın diye onun kolunu da sardık dedi. çok inandırıcı gelmese de yutturdum kendime, felaket senaryosu yazmamak için. pazarı zor ettim, yola çıkmalarını ve bir an evvel gelmelerini istiyordum çünkü.

saat altı yedi gibi evde oluruz dediler yolcular, ama akşam dokuzda hala kimse yok. on oldu, onbir oldu, saat onbir buçukta geldiler. hemen kucağıma geldi benim kuzu kuzu meeeem. mehmet " koluna dikkat et " diye fısıldadı bana, aaaa bir baktım kol alçıda.

meğer perşembe günü akşamüstü saat beş gibi varmışlar adana'ya, ilçeye daha doğrusu. saat yedi gibi de kuzu kuzu me, kuzini esra ile koşuştururken, spaydırmen atlayışı yaparken evin içindeki mermer çukura düşmüş. evin içinde nasıl çukur olur demeyin. bizde anlamadık. hemen hastaneye koşmuşlar, adana merkez'e gidin demişler. saat dokuzda ağlayan ses, yolda kolunun verdiği acıyla gözyaşı döken kuzumunmuş. bu kısma kadar bir sorun yok, normaldir, olur böyle şeyler diyeceksiniz biliyorum. ama bilmediğiniz devamı...

bir hafta sonra pazar günü bir farkettik ki keremo'nun alçısı kırık, muhtelif yerlerden... hemen hastaneye götürdük, yeniden alçıya aldılar. böylece ikinci alçı dönemimiz başladı. ama az sürdü. yeniçeriler kazan kaldırınca bir kaç gün içinde yeniden alçı kırıldı tabi. hemen koştuk aynı hastaneye;üçüncü alçı dönemimizi başlattık. o da uzun sürmedi, zaten ne öyle ikinci, üçüncü? çok itici.. keremo'da öyle düşünmüş olacak ki; ikinci haftayı devirdiğimiz perşembeden bir gün sonraki cuma günü bir baktık ki alçı yine kırık. şaka gibi. yine aynı hastaneye gittik. doktor pek bir şaşırdı. nasıl kırıyor ki? birşey le mi vuruyor filan diye sordu, bilmediğimizi söyledik. sanıyorum kıt anne baba şeklinde nitelendirdi bizi, ses çıkarmadı. alçıyı hazırlamaya koyuldu. hımm, oniki, yirmidört, hımm yok bunu da kırar şeklinde kendi kendine mırıldandı. birkaç dakika sonra alçıyla beraber yanımıza geldi, alçıyı kola oturttu ve
" normalde çocuklara kırmasınlar diye oniki kat alçı yaparız, bu otuzaltı kat, bunu da kırarsa dogrudan guiness'e gidin " dedi.

hemşireler, hastabakıcılar ve diğer doktorlar hep beraber güldüler. biz gülmedik. bu kol şimdi çok ağır oldu, şişebilir, askıyla boynuna tutturalım dedi. ertesi gün; eczaneler, bahçelievler'deki tıbbi malzeme satıcıları ve nihayet karagül iş merkezi'nde bizim böceğe uygun boy askı bulduk. günlerden cumartesi.. dikkat edin. mehmet " bence bunu da kırar " dedi, bense artık kıramaz diye rahatım. pazar günü akşam zehra geldi bize, ertesi gün konsolosluğa gideceğiz keremo'yla. aaaa, bir baktım alçı kırık. ertesi gün hemen doktora gittik, ortopedist yok, diğer doktor alçı yapmak istemiyor. salı sabah gelin dediler. salı sabahtan gidemedik, ne yazık ki bazı işler çıktı. salı öğleden sonra annem aradı " hemen gel, bu alçısını hepten çıkarmış " dedi. uçarak eve gittim ( süpermenim ya ), öğle uykusundan kalkınca keremo, elinde koca alçıyla anneannesinin yanına gitmiş " anneanne, ben bunu yanlışlıkla çıkarttım, lütfen tekrar takar mısın ? " şeklinde talebiyle. annem aniden keremo'yu elinde bir kol büyüklüğünde alçıyla görünce paniklemiş, neee bu kolunu mu çıkarttı şeklinde. biz ailecek pek bir korkağızdır, aniden höh denilirse, pat diye karşımıza biri çıkarsa filan panik oluruz. işte aynen o panikle annem beni aramış.

bizim oraya yeni ve ultra mega lüks bir hastane açılmış, bundan önceki alçıları yaptırdığımız hastanede akşamüstü doktor kalmadığından bu yeni hastaneye gittik. lobide bir saat beklettikten sonra bizi acile almaya karar verdiler. bu arada sürekli ortalıkta bir ameliyat kelimesi dolaştığından keremo kucağımdan inmiyor ve " anne beni ameliyat mi ettirtcen? " diyip duruyor. aşağıya gitmek için bindiğimiz asansörler yukarıya çıkıyor ve görevliler " oooohoo, bu dana onikinci kata çıkacak da oradan geri dönecek, siz en iyisi boşuna dolaşmayın, burada inin başka asansöre binin " diye bizi üçüncü ve beşinci katta indirdiler. katlar bomboş, bir in bir de cin var, onlar da meşgul, top oynuyorlar. neyse efendime söyleyeyim bulduk bir asansör, ondaki yolcularda nedense giriş katına geldiğimizde inmek istediğimizi düşündüler, az kalsın dolduruşa gelip süper asansör yolculuğuna başladığımız yere dönüyorduk. acile gittik, orada da doktor yok!!! güvenlik ve sekreterya alçı yapamıyor olduğundan, içimden nahoş laflar sarfede sarfede çıktık hastaneden. önceleri alçıcımız olan hastaneye gittik, orada zaten doktor yok. çıktık devlet hastanesi bulalım diye yollara düştük.
bu kez de aklımıza geldi ki bizim özel sağlık sigortamız var ve özel bir kuruma gitmemiz gerekiyor. oooof of. bulduk doktorlu bir hastane güç bela. anlattık maruzatımızı. röntgen istedi doktor, sonra baktı " kaynamış kırık, arık alçıya almamıza gerek yok. zaten çocuk çok sıkılmış belli. ama çok dikkat edin kolunun üzerine düşmesin " dedi.

derin bir ohhh çekerek eve yollandık ve keremo kolunun üzerine düştü. sonrası mı, yazamıycam, bu kısmı bile beni çok yordu.

bir fikir geliştirdim, şöyle ki; keremo'yu ancak ayakta durabileceği bir kafese koyacağım, uyuması gerektiğinde kafesi yan yatıracağım, yemeğini demirler arasından vereceğim, çişini filan zaten aradan kolayca yapar. arkadaşı zaptetmek için daha iyi bir fikri olan ya şimdi konuşsun ya da ilelebet sussun.

hadi öperim hepinizi, sanal olaraktan
( fotoğrafta soldaki keremo, sağdaki spaydırmen. kendisini tanımam şahsen, kefil olmam da. zaten minik kurdum ona özeniyor diye gıcığım bu spaydırın kendisine )

20 Ağustos 2007 Pazartesi

hangi kapıyı çalsaaaaaaaam karşımda buruk acı


yıllar sonra rastladım çocukluk sevgilime, o aşina bakışlar içimi yaktı yineeeee, anladım dönmez geriii, o çocukluk günleri, lay lay loooom ( herkes kendi sesiyle bu parçayı okuyarak başlasın yazıya )

çok eskiden , ama bayağı bir eskiden hoşlandığınız ( platonik de olabilir ) kimseyi yıllar sonra görünce söylenecek en uygun şarkı değil midir muhayyerkürdî makâmında ve de buselik? içiniz acır, söylenmiş ve söylenmemiş cümleleri geçirirsiniz kafanızdan. şöyle şöyle olsaydı belki böyle böyle olurdu diye düşünür insan ( şöyle ve böyleler kamu arazisinde değil, her hakkı mahfuz konular olduğu için açmadım ). burnunun direği sızlar. geçen zaman geri gelmez, karşısındakinin gözünde de söylenmemiş kelimeler, anlatılmamış hikayeler bulur insan, belki bulmak ister, bilemeyeceğim. kendi kendine yaptığı durum değerlendirmeler, arkadaşlarla yapılan konsültasyonlarla harman yapılır, varılan durak istenilenden uzaksa mutsuzluğa, yok yakınsa keşkelerle dolu bir odaya varılır. uzunca bir süre çıkılmaz odadan, konuşulanlar tekrarlanır ve defalarca anlamlandırılır. yeni yorumlar eklenir. sözkonusu platonik şahsiyet ( hissettiklerimiz bakımında platonik, mamafih mevcudiyet bakımından ise ) pozitif düzeydeyse, dokunulabilir bir mesafedeyse ve de konuşulabilir, o zaman her hareket, her kelime, bakış, duruş başka anlamlar da kazanır. kazanmaz mı ey arkadaşlar? eğer etrafta karşılıklı iletişimi gören, bilen dostlarınız varsa hepten yandınız, geçen zamana, değişen verilere bakmadan cort diye düşündüklerini söyler iyice kafanızdaki saçları yoldururlar. hoş değişebilecek fazla birşey yok, farkındasınız, amma velakin belki bugün hayatınızın son günü ve onca yıldır etrafınızda olan şu şahsiyet kendisi hakkında düşündüklerinizi hiç bilemeyecek. eee zaten mahşer günü herkes kendi derdinde olacak ve kimse kimseye bir maruzat bildiremeyecekmiş o zaman. Allah muhafaza ( utanç içindeyim ama bu cümlenin hemen akabinde yüzyıllardır; sahil muhafaza ve otomatik kapı çarpar söylemini bizlere kazandıran arkadaşları anarım ve kendimi bunları sarfetmekten alıkoyamam. Allah affetsin ) oğlumu tanımayacakmışım, şimdi koynuma alıp kokusunu sindire sindire uyuduğum prensimi, kuzu kuzu meeemi, spaydırımı görmezden gelecekmişim. Allah o zaman alsın asıl canımı, o benden bir sevapçık istemesin diye yokmuş gibi davranacak, tanımıyor rolü keseceksem yuf bana yani, terbiyesizin ve vicdansızın önde geleniyim, gideyim o zaman eşşek cennetine ( eşeklerden sevgiyle bahsederken eşek, kötü anlamda kullanacaksam eşşek demeyi seviyorum. umarım sizin için bir mahzuru yoktur )!!!

neyse konuyu dağıttım yine, toplanın yavrularım, konu devam ediyor, bu kadar zevzeklik yeter. ne bileyim arkadaşlar, net olarak ifade edemiyorum, keşke yazılı verebilsek tüm etrafımızdakilere duygularımızı

" senden nefret ediyorum, elimde değil, seninle tokalaşmak bile midemi bulandırıyor "

" sen iyisin be, seviyorum, iyi niyetli ve safsın. mis yani "

" itiraf etmek gerekirse; gerekmezse etmeyeyim çünkü hafif utanıyorum da aynı zamanda çok hoş bir adam / madam olduğunu düşünüyorum " ( duruma göre ya adam diyelim ya da madam. ikisini bir arada kullanmamaya özen gösterelim, yoksa kekimiz kalıba yapışır, hiç çıkmaz )

" uleyn ben senden hoşlanıyom " ( bunu özümdeki kıroluğu katarak telaffuz etmeye çalıştım, aksi hali bir türlü söylemeyi başaramadığımdan kelli. aslolan duru bir İstanbul Türkçesi kullanarak ifade etmektir. muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur )

ruhuna izdırap insan kendi kendine de çektirebiliyor anladığım kadarıyla, hem feçes misali atamıyorsun hemi de ciğerlerin gibi bağrına basamıyorsun ( ben kendi ciğerlerimi hep bağrıma basarımda, tuzlu suya sebzeleri basmak gibi değil, sıkı sıkı sarılmak hesabı ). yani bassan bile içinden, sessizce ve gizlice basıyorsun. uuuuf, hala ne demek istediğimi anlatamadıysam daha fazla kelime harcamam nafile. daha dikkatli bakın kendi hayatınıza, serin şöyle önünüze çarşaf çarşaf, bir yerlerde bir cam kırıkları vardı. hah işte orda, dikkat edin kesmeyin ayaklarınızı filan. iyice bakınca göreceksiniz bırakıp üstünü örtmeye çalıştığınız eski defterlerin. kovalent bağlar filan kalmadıysa iyi, hatta bu durumda üstlerini açmasanız daha iyi, üşümesin yavrucaklar ( çok merhametliyimdir ) amma tersi durumda zaten üst baş açık sereserpe uzanmıştır anılar önünüzde ve süregelen iletişim ağı ( malum bilgi çağı olayı; network, software, ram, usb connection vs ) anılara yenilerini ekler durur. karşınızdaki sizinle ilgili eski ve hoş bir detayı hatırladığında içiniz iyice burkulur " uleyn ben ne yaptım " dersiniz. dersiniz matematik, sağdan saymaya başla!!!

ben bu hallere yabancıyım, böyle defterlerim yok, sayfalar dolduracak destanlarım namevcut. yiyiniz buyrunuz. bu konulara nereden girdiğimi mi merak ettiniz? hah söyleyeyim o zaman, bir arkadaş anlattı da ordan. çok iyi tasvircidir kendisi. üç boyutlu film gibi, anlattıklarına kapılır gidersiniz, hadi leeeeyn der insan üzüntüyle. belki son bir hamle yapılabilirdi diye düşünürsünüz, düşünürsünüz de cesaret ve mecal yoktur. kader ağlarını örmüştür, felek hain planlar yapmıştır, ortam itirafları kaldıramayacak kadar gergindir, gergefteki kanaviçe misali veya darbuka / davul benzeri vurmalı çalgıların ses çıkaran yüzeyleri gibi, estetik meraklısı bazı şarkıcıların yüzleri misali. çarklar döner, perde kapanır, final şarkısı fonda başlamıştır; arkadaşımıııın aşkısııııın.... hey gidi adamo, benim arkadaşım için mi yazdın bu şarkıyı beyaf. sağol sağol sağol.

sizler çekilin huzurdan artık, biraz dinlenmek istiyorum. uzanacağım kleopatra koltuğuma, alacağım kızılcık şerbetini ( hem sizi kandırmak istemem hem de kan tadını sevmem ben. sizin kanınızı bilmem ama - kanınız derken kan anlamında, kanı değil - benimki metal tadında. parmağıma bişeyler battığında acıyorsa çok fena hemen ağzıma koyar dişlerimle bastırırım üzerine, işte o an bir fırtına kopaaaaaar, lay la la lay laaaa laaa la laaaa, ağzıma birazcık kan tadı gelir, bu sayede biliyorum kendi kanımın tadını. sıfır eraş pozitifim ben ) içeceğim de içeceğim, bu durumda olan arkadaşlarım için içeceğim, kendimi feda ederek içeceğim. umarım çok kalorili değildir, iki hafta sonra bizim kuzinin düğünü var, hem hava yastığı hem de koca göbekle katılmak pek hoş olmaz.

neyse ben kaçtım, size doyum olmaz, bana hiç olmaz. sevgiler. düşünün bu konuda ve bana yazın canlarım

8 Ağustos 2007 Çarşamba

öfke patlaması


sinir krizleri geçirir misiniz hiç? en son noktasına kadar suyla doldurulmuş bir balonun, son 1 miligram su ilavesiyle nasıl tarumar olduğuna şahit oldunuz mu? ben arasıra o balon gibi şişer şişer sonunda da patlarım. gerçi esnek bünyem sağolsun oldukça geç ulaşabiliyorum bu noktaya, amma velakin varış kaçınılmaz oluyor genelde.

bazı insanlara karşı daha esneğim, bazılarına ise sıfıra yakın toleranslıyım. küçük bir kıvılcımla bana yaklaşmaları tehlikeli cümlelerimi saçmama sebep oluyor. cümlelerim sözlü canlandırılırken hiç de sizin okuduğunuz gibi masum kalmıyorlar, bilesiniz. camın kırılan yerindeki mavilik gibi değil bizzat kırığın keskinliği gibi oluyorlar. bazen fırlattığım cümlenin önüne geçip muhatabıma siper olmaya çalışıyorum, nafile. söylenen söz, atılan ok, geçen zaman geri gelmiyor.

gerçi çok pişman olduğum pek bir şey yapmadım ben hayatta, Allah çok yardım etti. koskocaman pişmanlıklarım yok geriye baktığımda. çok pişman olacağım şeyleri ( içimdeki şeytan yapmam için beni iteklese bile ) yapamadım, unutamayacağım yerleri ve insanları bırakamadım. müptelalığımı sürdürebilmek için kendimle beraber onları da sürükledim, gittiğim yerlere taşıdım. bir parçamı onlarda ve oralarda bırakmaktan daha kolay geldi. " dağınıklıktan uzak, derli toplu biri misin şimdi, madem tüm parçaların birarada " derseniz cevap veriyorum: hayır. tek kazancım çok sevdiğim birkaç yoldaşımın hala benim kulvarımda olması.

gelin görün ki bu dahi sinir katsayımı azaltamıyor. geçen gün bir arkadaşımın anlattığı gibi aşırı ( kendi normlarımıza göre aşırı ) tüketim toplumu olmamızın verdiği bir tatminsizlik, memnuniyetsizlik var. ne kadar yesek, ne kadar alışveriş yapsak da, duyargalarımızın noksanlığı beynimize " yeter " talimatının gitmemesine sebep oluyor. hepimize uyarlanamaz bir genellemedir bu demeyin, kurunun yanında yaş da yanıyor. kısa bir süre önce bir öfke patlamasına maruz bıraktım kendimi, beni dinlemeyen, dinlemek istemeyen, saygı ve zeka noksanı bir hatun kişi beni zıvanadan çıkarttı. ne demek istediğimi dinlemeden lavlar püskürtmeye başladı, sonunda da bir kaç damla timsah gözyaşıyla iyice sosladı sahnesini. ben alabora olmuş vaziyette ne diyeceğimi dahi bilemedim. onun püskürttüğü lavlar gözlerimden girip kulaklarımdan çıktı sanki. belki saç köklerimden bile hatta. neyse, efendime söyleyeyim uzunca bir zaman sakinleşemedim, sonra sözkonusu hanfendü hakkında başka şayialar duyunca anladım ki ben olmayan bir kişiliğe, namevcut bir karaktere karşı donkişotlaşmışım. donkişotlaşmamalıyım. birbirinin hayatını zehir etmeye çalışmak da herhalde insana mazoşistçe bir zevk veriyor, veyahut sadistçe bilemiyorum. çünkü birini üzdüğümün farkına varıca eşşekler gibi vicdan yaparım ben ve kendimi temize çıkaracak bahaneleri bulamamam, bulsam da yutturamam kendime. şu an anı defterime baktığımda aklıma sadece bir vaka'i vakvakıye geliyor. kendileri hala süregelen bir fenomen hemi de. bu yazıya başladığım gün o kadar asabi cüce pozundaydım ki ( aslında cüce sayılmam, boyum 160 cm, yoksa sayılır mıyım? ) şimdiyse leziz bir haftasonu ve onu takibeden bir gün sözkonusu, sinirim sinmiiiiiş gitmiş. ne yani ruh hali değişimi suç mudur? eğer öyleyse ben suçluyum arkadaş ( lar, çok kişisiniz ya, biliyorum. binlerce okuyucum var benim. öylese hep beraber; ......... )

öpüldünüz ( hepiniz ayrı ayrı ve kendi kişisel sevdikleriniz tarafından. ben hepinizi tek tek öpemem, hayır istemediğimden veya sizi sevmediğimden değil, değil mi ki sizler benim tüm kelimelerime ortak olmaktasınız, ben de kalbimde sizlere yerler ayırmaktayım, amma velakin çok vakit ayırmak lazim. ben evlenirken o kadar çok davetli vardı ki ( aranızdan orda olanlar hatırlar ) hepsini tek tek öp, o kadar uzun sürmüştü ki az kalsın uçağı kaçıracaktık ( ooooof of, lisanımız çok enteresan, bu cümleden bizim hava korsanı ve uçak kaçırma emelli insanlar olduğumuz izlenimini edinmeyin. uçağa geç kalacaktık manasında söyledim )

hayırlı işler, bol güneşler

7 Ağustos 2007 Salı

hiroshima mon amour




enteresan bir bilgi geldi az önce. " başlıksız " başlıklı yazım sanki bu bilgiye foreshadowing yapmış gibi oldu, paylaşmak isterim; bundan 62 yıl önce bugün hiroşima'ya atom bombası atılmış, bombanın adı : little boy ( küçük çocuk ). 15 bin ton tntnin verebileceği tahribatı tek başına yapan bir bomba. hayat karartan, big brotherın şeytani yüzünü ortaya iyice çıkaran. insanlık olarak tepkisiz kaldığımız faciaların en acılarından. hala nazi savaş suçluları yargılanıyor, sözde ermeni katliamından bahsediliyor. big brotherın yaptığı ise müdaafaya yönelik saldırı herhalde!!!! telafisi mümkünsüz bir acı. üç gün sonra nagazakiye atılan fatman ( şişman adam ) adındaki ikinci bombayla beraber toplam ikiyüzkırkbin japon öldü, ikiyüzkırkbin insan, ikiyüzkırkbin canlı, çocuklar, anneler, babalar, dedeler, nineler.

bugün japonlar inadına uzun yaşamanın sırrını buluyorlar, amerikalılar obezötesi forma geçip patlayarak ölme sınırlarında dolaşırken. öte yandan susuyoruz, çünkü saygılıyızdır büyüklerimize, abilerimize. insan geleneklerine göreneklerine sahip çıkmalı canım, yıkmak olmaz. büyüklere hürmet prensibinden cayamayız, caymamalıyız. zaten onlar pis japonlardı, haketmişlerdi ölümü ki böyle bir yazgı verdi tanrıları onlara... offfff, giderek insanlığa, kardeşliğe, dürüstlüğe, düzgünlüğe, normaliteye, erdemlere olan ihtiyaç büyüyor ve bulunacağına dair inancım eşzamanlı olarak azalıyor.

hırs tamamen sarıp sarmalamış hepimizi, o kadar sıkmış ki, insanlığımız ağzımızdan, kulaklarımızdan, burun deliklerimizden ( ve burada zikretmek istemediğimiz başka deliklerimizden ) çıkıp gitmiş. uzayda ruhlarımız dolaşıyor, insan olan taraflarımız. bize tiksinerek bakıyor, bedenimizle yeniden buluşmayı reddediyorlar. böylesi bir bünyeyi kabul etmiyor, ayakları yere basmadan, kimliği olmadan, hatta aslında varolmadan yaşamayı göze alıyor. ya da ben böyle düşünüyorum, çünkü her insanın ( insan suretlinin ) içinde bir iyi taraf olduğuna dair inancımı öldürmek istemiyorum. ( kendimle ilgili varyant varyant umutlarım var ama ) insanlıkla ilgili tek umudum bu, onu da kendi ellerimle yoketmeye gücüm yok.

私たちを許してください ( bizi affet )
saygılar
not : ekrem pehlivan'a atom bombalarıyla ilgili bilgilerinden dolayı teşekkür ederim ( tüm yazılarını büyük keyifle okuyordum, hiroşima ve nagazaki ile ilgili yazdıklarını ise hüzün ve teyidle yuttum )

başlıksız


bu sabah haberlerinde biri kamyon kasasında bir çanta içinde, diğeri bir karakol önünde bulunan iki bebeğin haberi vardı. kamyondaki üç günlük öbürü beş. kamera yakın çekimler de yapmış; nasıl şekerler nasıl. melek gibi uyuyorlar. çok güzeller çok. kamyonda bulunan açlık ve sıcaktan bitap vaziyette, iç organları zarar görmüş, kuvözde bebiş. bir iki gün evvel gazetede, kocasının eski eşiyle bağlantısını kesmek için 11 aylık üvey oğlunun üzerinde sigara söndüren, merdivenden yuvarlayan, kafasına sürekli vuran cani geldi gözümün önüne, zavallım bu işkenceye üç ay direnebilmiş, sonra ebedi mekanına geri dönmüş. fotoğraftaki caniyi bütün bu meleklerin kötü kalpli annesi yaptım.

( hepsi adına şahsi sanal dünyamda epey hırpaladım itiraf edeyim, hırpalamanın biraz ötesine geçtim, hastaneye gitmesini nafile kılacak kadar zom zom diye vurdum ben de onun kafasına. konuşarak canilikten vazgeçirmek istemiyorum. bu, dünya değiştiren bebişin acısını yok etmeyecek. hatta bebeğin mesajının bizlerin ne kertede vahşileşmeye başladığımız, insan suretinden çıktığımız, sadece yaratılmış insanlar olduğumuz, eksik olduğumuz ve tamamlanmamızın imkansız olduğunu anlatmak olduğunu düşünüyorum. mesajını bıraktı ve gitti... umarım daha mutludur, çevresinde kendisini seven, öpüp koklayan melekler vardır )

çocukların içinde yeraldığı olaylar beni çok üzer, hatta sadece onlar üzer. iki kazmanın yolda birbirini bıçaklaması değil geride kalan küçümenlerin gözyaşı bence trajik olan. keşke çocuklar hiç ölmese, hiç acı çekmese, kalpleri kırılmasa, hayat onlara mümkün mertebe istediklerini sunsa. pınarcık katliamında - kundağında olduğu halde - karnına yediği kurşunla hayatının ilk ve son pozunu veren bebiş gözümün önünden gitmiyor. sokaklarda çalıştırılan çocuklar, akla hayale gelmeyecek kötülükler yapılan çocuklar, ırk, din, dil, renk ayrımı yapılmaksızın hepsi melek. hepsi dünyaya ödül olarak gönderilmişler, bizim için, bize hediye, bize emanet. hırsların dokunmasıyla kirlenmemişler, açgözlülük kulaklarından fışkırmıyor, kıskançlık tabiatlarında yok ( sonradan ediniyorlar bu hissi, "adaletin bu mu dünya" çığlıklarıyla beraber ). saflar, misler gibi de temiz.

hepsini evlat edinmek, hepsine manevi ebeveyn olmak, korumak, gözetmek mümkün değil gibi görünse de herkes elinden geldiğince duyarlı olsa o küçümenler bunca hırpalanmayacaklar. benim köpek fobim var, buna yavru köpekler bile dahil. birgün korkularımın yavru köpekleri de içerdiğinden bahsederken ( keremo da çok minikti o zamanlar, on - onbir aylik ) bir arkadaşım " yavru köpeklerden niye korkuyorsun ki? mesela kerem beni tehdit etse, ne kadar ürkütücü olabilirse yavru köpek de aynı miktarda dehşet salabilir " demişti. köpek fobimden gelmeye çalıştığım nokta çocukların tehdit, tehlike, negatif iyon içermemelerinin yanı sıra hayatı güzelleştiren, anlamlı kılan pek çok niteliğe sahip olduklarıdır. sürekli açık duran ve hep sayfaları değişen bir kitap gibi, mırıl mırıl kedimiz gibi, yağmurlar gibi bereketli ve en kalpsiz insandaki yumuşak, sevgi dolu iç organları ortaya çıkarabilecek kadar sevecenler.

bir keresinde eski evimizin önüne kurulan pazarı gezerken zabıtalar limon sepetine el koydukları için ağlayan bir çocuk görmüştük. annem, aynur ve ben hemen çocuğu teselli etmeye çalıştık, az biraz başarılı da olduk. kış vakti olduğundan " gel bize biraz birşeyler ye " dedi annem. çocukcağız bizimle yukarı çıktı, kapıda bekledi girmedi içeri. nedenin sorduğumuzda çoraplarının pis olduğunu söyledi. zor bela ikna ettik, bu kez de pantolonunun kirinden dolayı koltuklara oturmadı ta ki annem otoriter tavrını takınıp onu mecburen oturtana dek. uzunca hikayesini anlattı, vanlı, onüç çocuklu bir ailenin en küçüğüymüş, çalışmaya akrabalarının yanına gelmiş, orada barınamamış vesair... ısındıktan sonra izin isteyip gitti. sonraları ne zaman bizi pazarda görse bedava limon vermeye çalıştı. biz taşındık, akibetini bilemiyorum. umarım iyi insanlar ve olaylarla karşılaşmıştır.

her biri ayrı mucize, kelimelerim yetersiz kaldı, boğazımdaki düğüm konuşmama da müsaade etmiyor. aklıma sabah haberlerde söylenen son cümle geliyor; eğer kendilerini istemeyen öz anneleri gelip hastaneden almazsa bu bebekleri kendilerini saracak başka bir kucak çıkmasını bekleyecekleri bir kuruma verilecekler. " kendilerini istemeyen öz anneleri "... anneler muhtemelen çok zor durumdalar yoksa hiçbir anne çocuğunu bırakamaz, Allah'ın işine de karışılmaz tabi de bu bebişlerin günahı ne? hemşireler, anneleri olmadığı için bu iki bebeğe daha fazla ihtimam gösterdiklerini söylediler, gözleri dolu dolu.

bebekler ölmesin, yalnız da kalmasın, üzülmesinler de, hasta olmasınlar, mutsuz olmasınlar, dondurma ve şekerlemeleri hiç bitmesin. sevgiye hiç aç kalmasınlar inşallah.
içinizdeki bebek de hep yaşasın, lütfen ona da ilgi ve sevgi göstermeyi unutmayın, bugün kendinizi üzmemeye çalışın, endişelenmeyin, olumlu düşüncelerle doldurmaya çalışın içinizi, sizden daha kötü durumda olan bu sabah hakkında haber yapılan iki bebişi düşünerek. siz iyi olun ki başkalarına da faydanız dokunsun çünkü bence iyilik bulaşıcıdır...

6 Ağustos 2007 Pazartesi

adana'nın yolları taştan



bir önceki yazımı okuduysanız burnumun direğinin sızladığını müsebbebimin keremo olduğunu bilirsiniz ( okumadıysanız da okumuş gibi yapın arkadaşlar ). işte o hadise burun direği değil, gönül teli titremesiymiş. minik kuşum bana seyahati boyunca telefonda " anne doktorlar film çekti, kolum üç hafta alçıda kalacakmış " diye kolunun kırıldığını anlattı da ben senaryo yazdığını düşündüm. kendileri daha evvel bir pazar günü babasıyla gittiği işyeri ziyareti dönüşü burnundaki bandajlarla yüreğimi ağzıma getirmişti. pencereden sargılı burnu görünce nasıl sokak kapısına yetiştiğimi bilemiyorum. yanına bir gittim ki; bizimki gülerek burnunun altında ve üstündeki yarabantlarını çıkarıyor. korkmamdan da o kadar keyifli ki!!! meğer işyerinde yarabantı bulunca aklına böyle bir fikir gelmiş, memoşun dediğine göre aynaya filan bakmaksızın burun deliklerinin üstüne ve burun kemiğinin üstüne bantları çekivermiş. şimdi aynı numaranın tekrarlandığını düşündüm, doğal olarak.

halamız ( melek abla ) üzüm toplamak için merdivene çıkarken en üst basamaktan aşağı düşüp dizini ( abartmıyorum 50 dikişlik ) parçalamış. keremo da merdivenin yanından kaçmış ve çok korkmuş halası düşünce. dahası halasının düştüğünü diğerlerine de o haber vermiş. hastane ve müdahale aşamalarına da refakat ettiğinden, kendi koluyla ilgili anlattıklarını hayal gücü yardımıyla oluşturduğunu sandım.

meğer koltuğun en tepesinden spaydırmen ( yapımcılarının kulaklarını feci şekilde çınlatırım ) taklidi yapmak için atlayınca direkt sol kolunun üzerine düşmüş ( üstelik kendisi solak ). gecenin onbirinde hastane bulamayıp kasabadan şehire dönmüşler. ertesi gün kontroller filan. çarşamba gece başladıkları yolculuğun ilk iki günü hastanelerde geçmiş. cumartesi de halamızın düşüşü bizimkilerin üzüntüsüne tuz biber ekmiş.

keremo dün gece döndü eve, minicik kolu sargılı sargılı halasının nasıl düştüğünü anlatıyor. çok korkmuşlar, belli. sargılı sargılı sarıldık birbirimize. naz yaptı epeyce, hiç sesimi çıkarmadım. yıkadım usulca, giydirdim. koynuma aldım, kokladım kokladım... öylece uyuyakalmışız. haziran'da bensiz seyahate gittiğinde de aynı şeyi söylemiştim; ben keremosuz kalabilecek kadar büyümemişim. bundan sonra anca beraber kanca beraber ( tam bir tekerleme canavarıyım ben, özlü söz ve de atasözü hatta. ne yapayım, böyle öğretilmişiz ). ekim'de ( inşallah ) yapmayı planladığımız ( henüz açıklamıyorum, netleşsin söylerim ) tatilimiz için hazırlıklarımıza başladık. benim açımdan; yıllardır zaten yapmayı istediğim bir yolculuğa keremo ile çıkmak ayrı bir heyecan unsuru oluşturuyor.

hadi hayırlısı diyorum ve kapanış cümlemi sunuyorum; oğlum öğrendin mi; etki tepki dünyası, zemine doğru ışık hızıyla uçarsan zemin de seni otomatik kapı misali çarpar.

adana'nın yolları taştan, ortopedik sorunlar adamı çıkarır zıvanadan ( hayatımda gördüğüm en çok ortopedik probleme sahip haklı olan ülke ( bu cümle daha kısa kurulabilir miydi? ) mısır. geceleri bile farklarını yakmayan taksiler, frene basmayı bilmeyen sürücüler sayesinde o kadar çok kolu, bacağı kırık olan insan var ki, anlatamam. karşıdan karşıya geçerken ( pek çok yerde trafik ışıkları namevcut ) parapant veya bungee jumping yaparken salgıladığınız kadar adrenalin salıyorsunuz çayıra mevlam kayıra )

şu sıralar oldukça hareketli ve ilginç günler yaşıyoruz, yazıyı yazarken bile etrafımda gündem değişmekte. işbu sebeple, şu andan itibaren alıcı ve vericilerimi kapatıyorum. daha fazla heyecanı kaldıramaz bu yürek.

4 Ağustos 2007 Cumartesi

çomartesi postası

canlarım, bugün size neşeli bir yazı yazacaktım, planlamıştım kafamda, oooh haftasonunuz iyi geçsin neşelenin filan şeklinde temennileri oluşturacaktı kelimelerim ki; pat diye gündemim değişti. ne yazık ki gri bir yazı bekliyor sizleri, buyrun, şöyle geçin. gözünüze kestirdiğiniz en rahat koltuğa oturun ve dinleyin..
size daha önce anlatmış mıydım; ben hemen kanarım insanlara, inanırın anlattıklarına, çarçabuk güvenirim diye. işte nasıl ki tüm hayatım boyunca bunun ceremesini çektim ve akıllanmadıysam, kalan ömrümde de pek çok kez başımdan aşağı buz gibi sular ( sıcak beni çok rahatsız eder de, bundan kelli soğuk sular dökülsün en azında diye umuyorum ) dökülecektir muhtemelen benim .

hemencecik güvendiğim insanlardan biri, çok efendi, ağırbaşlı, saygılı buna mukabil muziplik de yapabilen bir abimiz. hepimiz gibi türlü türlü sorunlar yaşam(akta)ış, kendince feleğin çemberinden ve de kamillerin rahle-i tedrisinden geçmiş bir zat. o kadar anlayışlıdır ki bize karşı ( ben ve yüksek ), toleransının sınırı yok, daimi eküri şeklinde. ne zaman daralsak yanımızda, ne zaman sıkılsak telefonun öbür ucunda. aile fertlerimizi de tanır, saygı duyar, onlar da hakeza. iş çevrelerinde de çok sevilen sayılan bir zattır. işin uzmanı gerçekten. bazı işsel ve sosyal problemler yaşayınca kendisiyle usulcacık paylaşmakta bir beis görmedik... taaa ki kendilerinin eski bir arkadaşı (!) bu hafta bizi ziyaret edene ve de bizim kendileriyle konuştuklarımızı bize yeke yek açıklayana dek. meğer bizim ağır abi konuştuklarımızı kendisine öyle veya böyle prim yapmak için kullanmakta sakınca görmemiş, paylaştığı kişi şu an bizim iş danışmanlarımızdan biri. sözkonusu başlıkları gerekseydi biz kendimiz de anlatabilirdik, ağır abimizin kendini yormasıne gerek yoktu. hem söyler misiniz kuzum; her ikisi de çeşme başlarını tutmuş, ( kelli felli değil ama ) kafa kağıtları eski basım olan muhterem iki zat neden oturup bizi konuşur? kendimizi mühim hissetmeliyiz bu durumda değil mi? daha evvel de, biteli tam altıncı yıla girdiğimiz bir hadiseyi yine böyle magazin konularının biz olmasına çok şaşırdığımız insanların dillerine pelesenk ettiklerini duymuştuk. o zaman da biz ç.m.ş. ( çok mühim şahsiyet ) miyiz acaba diye düşündüğümüzü hatırlıyorum.

cevabı hazırdı zaten; hayır biz ç.m.ş. değiliz, insanlar bildiklerini paylaşmayı seviyorlar, kendilerine emanet edilmiş, saklanması gereken doneler olduğunu bile bile, her hakkı mahfuzdur yazısının soğan suyuyla bilginin her tarafına nakşedildiğini göre göre. bu ne genişliktir? işte tam bu evrede içimdeki yedek mekanizma devreye giriyor ve şaşırmalarım bayrağı kaptığı gibi fırlıyorlar piste. anlamıyorum bunu, algılayamıyorum daha doğrusu ( kıtım biraz da üzerinize afiyet ) bana ( bir şekilde gizlilikle ) anlatılan bir konuyu, yemeyip içmeyip, anlatanı da tanıyan insanlarla paylaşacağım.. Allah korusun, bunun yerine sır paylaşmasınlar benimle tercih ederim, layık görmesinler, kabul. yeter ki bana güvenen insanları benim şu an hissettiğim gibi bir duruma düşürmeyeyim. güven kaybetmektense para kaybetmeyi yeğlemek teması çok doğru bir yaklaşımdı bence, aynen hayatta da uygulamak lazım, reklamda görüp hislenmek yetmez. güven çok önemli, ona şayan olmak, haketmek, ona göre davranmak olmalı aslolan... postacıdır sadece kapıyı iki kez çalan, başkasını bekleme. ilk izlenimin ikincisi olmaz ( özlü söz bilgimi paylaşmak istedim de sizle )

gidip kolayca başkalarının önüne sermek çok yanlış, çok. nasıl tarif etsem bilmiyorum. benim bünyem sevdiğim, güvendiğim insanlara bir arsa tahsis eder, güven ve sevgi miktarı arttıkça da kalacakları bir yuva hazırlar onlara, sürekli hatırlamak, pozitif enerji ve ışık göndermek için. yaptığım bu evlerden bazıları zaman zaman yıkılıyor ( neyse ki ölen kalan yok, hasar sadece bana, kalbime, beynime, bünyeme. güven ve sevgi fazlalığının yan etkileri bunlar, advers durumlar ) ve ne kadar uğraşsam da evleri yıkılan insanlara yeni barınaklar yapamıyorum. üstelik yıkılan evlerinde pasaportları kalıyor, bir daha benim kalbime giriş de yapamıyorlar. hoş bu durum umurlarında mıdır bilemiyorum ama benim fena halde umurumda. onların yerinde olmak istemezdim ve sevgili okurlarım ( çoğul kullandım, kaç kişisiniz bilemiyorum aslında ama kalabalık olduğunuzu düşünmek hoşuma gidiyor ) söz bir daha insanları konut sahibi yaparken daha titiz davranacağım, sizleri yıkım hikayeleriyle üzmemeye çalışacağım. ama bir vukuat olursa da paylaşmak boynumun borcu. sonuçta bu blogun varoluş sebebi bu, paylaşma(m)k.

sevgiler

not: keremo adana'da, nasıl burnumun direği sızlıyor nasıl ( deviasyonun da etkisi olabilir bu gerçi ). gelsin bir daha bensiz hiçbir yere gidemeyecek. hah haaa, bencil anne işbaşında


30 Temmuz 2007 Pazartesi

temmuzu da yedik



iyi haftalar... iyi temmuz son haftası diliyorum hepinize. şimdiye kadar genellikle eylül gibi " vayyy be, koca sene geçmiş, farketmemişim " diyen ben bu sene ( 2007 itibarıyle farklı biri olacağımı daha evvel anlattığım arkadaşlarım bilirler ) bugün geçen ayların ne çok olduğunu, hızlıca geçtiklerini yakalamış bulunmaktayım. uyanıyorum, uyanıyoruz hatta. evren uyanıyor. hepimiz açıkgöz insanlar olacağız, bu dünyanın anasından emdiği sütü burnundan getireceğiz. ha gayret.

çomartesi deniz'in " aaa yoksa bize mi geliyorsunuz keremo'yla " mesajına kayıtsız kalmamak adına yine onlara gittik ( denizlerde yaşıyoruz sanmayın, aslında çok sık görüşemiyoruz, bu aralar öyle denk geldi ) bizim fareler 5 dakika anlaşma rolleri yaptılar, 1 saat kavga. sonra cengiz'in eve gelmesi bizimkileri iyice fişekleyen ateş oldu. keremo'ya şöyle bir motor turu attırmak için yokuş yukarı cengiz hamle yapınca ardıçcım da çalışma düğmesine basılmış gibi arkalarından koşmaya başladı. ama nasıl koşmak.. deniz evde kahve yapıyor, elimde cengiz'in getirdiği nevaleler, yokuştan aşağı bir vesait geliyor ve ardıç ok yayadan fırlamış hızında ilerliyor. zar zor yetiştim, gerçekten zar zor. " hadi durağa gidelim, taksici motorcu gelince keremo'yu indirip seni bindirsin " kandırmaçıyla kapıya doğru benimle yürümeye ikna edebildim. motor sevdaları bittikten sonra eve girdik. kahve ve kek ikilisi bizi tok tutmasına rağmen cengiz'in deneysel balık çalışması da ağzımızı suladırdığından mutfağa seğirttik. deniz'le benim salatamıza cengiz'in zencefilli balığı ( mezgit ) eşlik etti. balığı soslarken zencefil ilave hiç etmemiştim ben bugüne kadar ama gerçekten çok lezzetli oluyor. mutlaka deneyin. kendisinden tarif isterseniz eminim verir de hatta.

çocuklar her zamanki gibi katı gıdalar yerine meyve suyu içip uzaklaştılar sofradan, aç olmadığımızı iddia eden deniz'le ben neredeyse kılçıkları bile yiyecektik ( açık hava acıktırıyor canım, biz ne yapalım ? ). cengiz çocukları sakinleştirip bize sükunet dolu bir ortam sözü verdi, hemen çay, salıncak, kek hayaline başladık deniz'le... ve cengiz gitti uyudu. herhalde biz yanlış anladık vaatlerini ( aynen politikacılar gibi, bol keseden at dur, icraat vakti dikkati başka yöne çek ). yaşlanıp yaşlanmadığımızı anlamaya çalışarak çay - kek olayına devam ettik. yaşlanma konusunu bizi epeydir görmemiş arkadaşlarla irdelemeye karar verdik, biz birbirimizden anlamıyoruz çünkü, hep aynıyız gibi.


günün sonunda bizimkiler o kadar birbirlerine çemkirir hale geldiler ki, keremo elindeki tüfekle ardıç'ın çene ve boynunu çizdi. ardıç onu duvardan atmaya çalıştı. " tamam hadi eve gidiyoruz, zarar veriyorsunuz birbirinize " çözümümüze ardıç'ın yorumu veriyorum;

ama siz gidince ben burda tek başıma oluyorum ve yalnız oynuyorum ve o zaman çok üzülüyorum!!!!!!!!!

" iyi de birbirinizi yiyiyorsunuz, olmaz gitmemiz lazım " diyecek oluyorum

" yemiycez artık, arkadaş olucaz, kavga etmiycez " cevabını alıyorum. en son havai fişek gösterisini başlatınca deniz anladık ki kapanış saati gelmiş. biz yola koyulduk. ama olmayacak böyle, söyleyeceğim deniz'e her seferinde havaifişek havaifişek. " kardeşim bizim için bunca parayı sokağa atma, üzülüyorum, bir daha gelmem yoksa " diyeceğim.

yolda keremo nabzımı yokladı tekrar ardıç'lara dönme konusunda beni ikna edebilir mi diye. metin durdum, sert ve de kararlı; ikna olmadım. mehmet'i arayıp ( telefon edeceğim zaman sağa güvenli bir yere arabayı çektim ) annemlerde çiğköfte partisi olduğunu, gitmek isteyip istemeyeceğini sordum, daha cevabı duymadan keremo başladı " ben de partiye gitceeeem, ben neden partiye gidemiyor muşum? ben parti çok seviyorum, benim hiç partim yooook " sanki lisan dersinde " parti kelimesini cümle içinde kullan " ödevi vermişiz!
( bir anekdot: bir öğrencim vardı benim; abdullah. ingilizce ve matematik çalışırdık beraber, ama ne çalışmak... mesela derdi ki " abla gel senle iddiaya girelim, ben kazanırsam ders yapmayalım, sen kazanırsan yapalım " iddia konusu abdullah'ın bir insanın yüzüne baktığında ilk sağ göze mi sol göze mi baktığı oluyordu ve inanmazsınız çoğunlukla ben kazanıyordum. bir kez duş alırken annem banyonun kapısından seslenip " abdullah telefonda, dersle ilgili birşey soracakmış dedi. nihayet derslere ilgi duymaya başladı afferim çocuğa diyerek havluya sarınıp çıktım. telefonda abdullah " abla, beyazıt kelimesini cümle içinde kullanmam lazım " dedi. " hımmm, ee beyazıt is a wonderful... " derken ben abdullah sözümü kesti " hayır abla hayır, Türkçe cümlede kullanacağız " abdullar hatta bir problem var galiba duyamıyorum diyerek telefonu kapattım ve duşuma geri döndüm )

eve feryat figan ulaştık. denizlerin bahçesindeyken saçlarına, kulaklarına, tırnak içlerine ve hatta ayak parmak aralarına doldurarak bize getirdiği toprakları bünyesinden ayırırken keremo'ya partinin büyükler için olduğunu anlattım. uyudu. uzun süredir görmediğim dayım da partiye (!) geldiğinden keremo'yu uyur halde mehmet'le bırakıp hemen annemlere gittim. 5 dakika sonra döndüm ve mehmet acıların partisine duhul etti.

ben de kayısılı cheese cake yaptım ( ilham gelmişti de, zat olan değil, hissiyat olan ). sabah kahvaltı - havuz - sohbet triosu saatler geçtikçe yerini temizlik yapma zorunluluğu - süre kısıtlılığı ve üşengeçlik karabasanına bıraktı. ama yılmadım, temizliğimi yaptım, hatta üstüne çorlulu ali paşa'ya gidip elmalı nargileme ( diğerleri ağır geliyor da ) sodamı eşlik ettirttim, açık olan bir kaç kitapçıyı dolaştım, ölümsüzlük peşinde gılgamış'ı aldım. yüksel'le buluştum, birlikte kahve içtik. annemle bugün zwolle'ye gidecek dayıma güle güle ziyaretinde eşlik ettim. eve döndüğümde saat 1:30 olmuştu. yorgunluktan harap ve bitap düşmüş olan ben, yarı canlı bedenimi sürükleyerek yatağa götürdüm. üstüne hafif birşeyler bile örtmeden usulca bıraktım uyusun diye. kendimce çıkardığım dersler; 1) haftasonları çoğunlukla yorucu ( biraz da sıkıcı ) 2) iki küçük çocukla uzun süre seyahat etmeye cesaret edemezdim 3) akran çocuklar birbirlerine güç gösterisi yapmaya bayılıyorlar 4) birisi size fazla güzel vaatler veriyorsa inanmayın 5) uzun yazılar da çok sıkıcıdır, eminim bu mesajı da kimse okumuyordur. hatta maç anlatabilirim bile; mesela final four'da bir keresinde yunanistan ile ispanya karşılaşmıştı. tabi ben ispanyoldum o maçta. son saniyelerde yunanistan öne geçti " neyse, n'apalım, o da konşi " diye kendimi teselli ederken son atakla ispanya maçı almıştı ve çok mutlu olmuştum. hocam buraya kadar okuduysan kesin sıfırı basacaksındır :-))))

not: yukardaki fotoğraf denizlerin bahçe.. neden her hafta sonları orada olduğumuz anlaşılıyordur herhalde :-)

27 Temmuz 2007 Cuma

yalannnnn dünya, herşey bomboş


lütfen yazının başlığına bakıp okumamazlık etmeyin. güzel şeylerden bahsedeceğim, evrenden, solar sistemden, galaksilerden filan, dilimin döndüğünce..

şimdi; güzel bir evren var, kapsama alanın dahilinde de gezegenler. pek fazla bilgimiz yok evren hakkında ( sonsuz olduğunda kelli, hani yan yatmış sekiz ile gösterdiğimiz mevhum ), buna mukabil insanoğlu ile ilgili az da olsa fikriyatımız mevcut. mevcut olmasına mevcut fakat okuduğum ve edindiğim bilgilerin hiçbiri bana insanları anlama konusunda yardımcı olamıyor ( hala arkadaşlarım bana çok safsın, bu yaşta bile şaşıracak şeyler buluyorsun diyorlar. yaşım 250 -ikiyüzelli - oldu da bu 23 nisan'da üzerinize afiyet ).

çeşit çeşit ırk olması çok normal geliyor, bu kabul de peki bunca çetrefilli ruh hallerini nasıl edinebiliyoruz çözebilmiş değilim. insan karşısındakini de kendisi gibi biliyor di mi? yok diiil, yanlış. kendin gibi sanınca başkalarını, çukura düşmen garanti. beynimizin neden girintili çıkıntılı ve şöyle yürek gibi, ciğerler gibi ne bileyim ben damarlar gibi dümdüz, parlak, ferah feza olmadığını aynen bugün anladım. o kıvrım kıvrım non-homojen yapı sayesinde ilginç ilginç hallerimizi, fendlerimizi ve efendime söyleyeyim acaipliklerimizi saklayacak yerler buluyoruz. anlayın işte. saklayacak fena fesat düşünceleriniz varsa hemen beyninizin bir girintisine yerleştiriveriyorsunuz. n'oluyor ondan sonra; mesela birine birşey mi yapmak istiyorsunuz, tamam hemen çıkartın ordan (x)3, (y)5'teki planı. taze taze uygulayın. işteeee. kendi moralinizi yükseltirken karşınızdakini oturtuverdiniz. peki mutlu musunuz şimdi? affınıza sığınarak cevap veriyorum : hayırrrrr.
arkadaşlarım, bunca çetrefil kimseye hayır getirmez, huzur vermez. bir tatlı huzur almaya gelmedik mi kalamış'tan biz? hayata geliş gayemiz neydi? bunca alengiri doldurmak niye? niye ya gerçekten? sürekli birbirimizin arkasından oyunlar, iki kişi biraraya gelip üçüncüyü çekiştirmeler? kendimizdeki olumsuzu görmezden gelip başkasına vurun abalıya muamelesi!!!

toplumsa infial işte burdan mütevellit. yazık ya bize. gerçekten üç - beç gün misafir olacağımız dünyaya kazık çakacağımızı sanıp, bu dünyada menfaat için ruhumuzu sattığımız için hicap duymalıyız. nasıl ifade etsem bilemiyorum. bir kaç gün önce öğrendiğim bir konudur beni bu noktalara yollayan. belki iki hafta bilemiyorum tam ( hafızam yaşımdan dolayı ancak bu kadar kifayet ediyor ). o kadar üzüldüm ki, kendi kendime dedim; hepimiz o güzel beyinlerimizi böyle ( çocukça bile diyemeyeceğim çünkü mesela keremo yalan dolan kurmaz aklında, yormaz kafasını öyle şeylere ) menfi düşünceler kurmakla meşgul edeceğimize soğuk füzyonu biz bulaydık ya beyler???

son olarak deniz ( ilerki tarihlerde yazarım, tanımanızı isteyeceğim bir arkadaşımdır, hatta başkalarını da yazacağım, evet tabi ya, tanışın, kaynaşın birbirinizle ) reklam ajansında çalışırken eğitim vermeye gelen ( yaklaşık sekiz sene önceden bahsediyorum, takdir edersiniz ki ismi mafiş ) bir lecturerın söylediği cümleyle satırlarıma son veriyorum. yine de hazır olun, ben toplumsal mesajlar vermeyi kendine görev edinmez bir uslanmaz olduğumdan, burasi benim sitem olduğumdan, istediğimi yazma hakkım olduğundan döktürürüm döktürürüm, lütfen okuyunuz )
if you tell the truth all the time, you don't have to remember anything ( şimdi engin tercüme bilgimle çeviriyorum; chicken translate ) her zaman doğruyu söylerseniz, hiçbir şey hatırlamak zorunda kalmazsınız!!!!!

sevgiler

not: yukardaki resim pandora'nın kutusunu açan bir huriyi anlatıyor. tabi ki bu ben değilim, önceki fotoğraflardan beni tanıyorsunuz ya :-)))


26 Temmuz 2007 Perşembe

celilo

bu yazı o kadar süre unutulmuşki, neden bilmem. oysa cevaplar zekice, gerçekten celilo celilo cestano yayınlanmayı haketmiş yani, haydeeeeee.. biz politika seviyoruz yaa, yani boş konuşma, atıp tutma sanatında gayet başarılıyız. aslında durun bakayım; atıyoruz da tuttuğumuzdan pek emin değilim :-P buyrun buradan başlayın lütfen...

not: burada yayımlanan yazılar tamamen haLay ürünü olup, gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir ilgisi yoktur... inanılır oldu değil mi? zaten aradığınız numaraya da şu an ulaşılamıyor :-)))))))

celilo adlı ziyaretçimizle yapılan söyleşi; sorular gül ve yüksel'den..

yüksel : celilo, arkadaşlar cafe açsa her öğlen orda yemek yer misin?

celilo : nerede olduğuna bağlı, mesela kayseri'de olursa nasıl hergün giderim?

gül : seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsun?

celilo : benim için hiçbir sey değişmedi ( hımmm, ak partili, demek ki oy veren üçüncü kişiyi de bulduk ), mevcut partiler arasında kendime en yakın bulduğum onlar.

gül : saadet ve ak parti farkı ne sence?

celilo : saadet partisi kendini modernize edemedi ve ben ak partiyi daha samimi buluyorum. idari kadroyu tabi ki kastediyorum.

yüksel : savunduklarının aksine gayri müslimlerle işbirliği yapmalarını nasıl karşılıyorsun?

celilo : entegre oldukları sonucuna bağlıyorum. önemli olan idarecilerdir. bir şirketin sahipleri değişmedikçe gelen müdürlerin ehhemmiyeti yoktur.

yüksel : chp hezimete uğradı mı sence?

celilo : meydanlarda ki insanlar nerede bilemiyorum. toplu bir ölüm de olmadı ülkemde çok şükür.

gül : bağımsızlar için ne düşünüyorsun?

celilo : akıllı olduklarını düşünüyorum

gül : sebahat tuncel???

celilo : pkk'nın dağ kadrosundandı, kuzey ırak'tan gelirken dağda yakalandı. bunu herkes biliyor. bayramtepe ve bağcılar'dakilerin oylarıyla geldi. milletvekili maaşını alamamalı ve meclis bu yasayı düzeltip onların vekilimiz olmasına engel olmalı?

gül : leyla zana'nın son sıçrattığı fikirleri?

celilo : o son anda ortaya çıkan bir şey değil. otuz yılın söylemi. onun söylemesiyle bir şey olmaz. onların seçmeni takım tutar gibi parti tutuyor. onlardan bir şey çıkmaz. leyla zana en uç düşüncede olduğundan herkesin fikrinin bu olduğunu düşünmüyorum. sonuçta enin benim gibi düşünen de fazla insan var.

gül : doğuda bazı illerde de şaşırtıcı sonuçlar alındı.

celilo : evet, çünkü ordu karşıtı olarak akp'yi görüyorlar. askeri kendine yakın bulmadığından da akp'ye yanaşıyor. bir yazarın sözünden alıntı " bizim halkımız askerliği pergamber ocağı olarak nitelendirdiğinden seviyordu, şimdi ki komutanları ise yandaş görmüyor, yakın bulmuyor. arada uçurum var. onun temsilcisi olarak askeri de sevmiyor.

gül : geçenlerde başbakan dedi ki; cumhurbaşkanını seçemezsek referanduma gideceğiz. bu da bizim başkanlık sistemi için yolumuzu açacaktır. tek başkan, halkın seçilmişi.

yüksel : sen ananı da al git cümlesi???

celilo : halkın içinden bir adam, aynen bizim gibi konuşuyor. orda " annenizi alınız, gidiniz " dese bu normal olur mu?

yüksel : bülent arınç'ın " sen kimle konuşuyorsun farkında mısın cümlesi?

celilo : yeterince saygı görmüyorsa meclisin başkanı, milletin meclisinin başkanı. insanların kimle konuştuğunu bilmesi lazım. bülent arınç gerçekten çok saygıdeğer bir insan. oğlunu ( rahmetli ) çok iyi tanırdım, bülent beye de saygım sonsuzdur.

gül : kadın - erkek eşitliği?

celilo : kadın - erkek eşit değil, eş olmalı. ayakkabının birbirine eş olan ama eşit olmayan tekleri gibi. ikisi de gerekli, tamamlayıcı. tüm canlılarda bu böyle.

gül : kadın sadece erkeğe eş olsun diye mi var?

celilo : erkek de aynı şekilde kadına eş olsun diye var. sağ ve sol el farklı ama bir cismi kaldırmak için ikisi işbirliği yapıyor. sadece sağ tek ayakkabılarla yürüyemezsin, hakeza solla da. penguenlerde babalar dört ay yavrularını ayaklarının altında ısıtır. ben akşama kadar sokaklarda soytarılık yapıyorum eşim çocuklara bakıyor. eşim soytarılık yapsa ben çocuklara bakamam.

newton eksik bulmuş


bazı sabahlar uyandığınızda kendinizi olduğunuzun on katı daha ağır hisseder misiniz? veya yerçekimi sizi her zamankinden daha çok yere yaklaştırır mı? işte tüm bunların çözümü diye sunabileceğim birşey yok elimde. bu fazlara çözüm bulmak için bu yazıyı okuyorsanız sonunda bana veciz sözler sayma ihtimaliniz olduğundan okumayı burda kesin. yok aklımdan geçenleri öğrenmek istiyorsanız; buyrun işte...

günlerdir ( hatta aylardır ) üstüste negatif iyon yüklü haberler alıyorum. pek çoğunda kişisel yağmurlarım yağıyor ( çok sulugöz olduğumdan bahsetmiştim ya ). bu hafta hergün, üstüme üstüme flash haberler geldi, ama nasıl flash nasıl flash anlatamam yani. dün duyduklarıma üzülmem bitmeden bugün yenileri gelince artık kendimi beton külçesi gibi hissettim. ne yapsam kaldıramıyorum, ıh ıhh, yok, yürümek istemez bacaklarım, kollarım kalkmaz, sırtım yatağa montelenmiş. bu esnada tek güzel şey camdan gelen hafif rüzgarın benim minik kuşumu ürpetip bana doğru sokulmasını sağlamasıydı. geldi koynuma, bir kedi yavrusu gibi sığınıverdi. nasıl güzel kokuyor, nasıl anlatamam. az sonra uyandı ve " suuuu, anne suuu " dedi. suyumuz hep küçük pet şişede yanımızdadır. kapağını açtım ve uzattım.

teşekkürünü veriyorum " sen ne biçim annesin, ben sana suyu ver dedim, kapağını aç dedim mi? ne demek istediğimi anlamıyor musun? " baktım iş uzayacak, usulcacık giyindim, salonda, bir rüzgarla karşılaşabilme umuduyla uyuklayan mehmet'e " keremo seni çağırıyor " dedim. mehmet yanına gidince de benim küşük böcüüüm sustu. betondan gövdemi sürükleye sürükleye işe geldim.

aslında bu kertede pessimist bir yazı yazmak istemiyordum, iş komşularım isteyince yazayım dedim. arkadaşlar; küçük mutsuzluklar birikiyor da ( eskiden barajlarda da birikirdi, tevellütü eski olanlar anımsar ), mutluluklar neden birikmiyor? yok mu öyle bir banka, iktisadi mevhum filan?
" getirin küçük mutluluklarınızı, üç ay sonra nurtopu gibi iki katı mutluluk verelim size? "
" haydeee, mutluluk biriktirici geldi hanııım. yok mu tasarruf ettiğiniz mutluluklar, sizin adınıza çoğaltalım ? "

beton gövdemle işe gelince, aldığım haberlerin ve ağır gövdemin yoğun baskısı sonucu yeniden musluklarımı açtım. yarım saat kadar o sular öyle boşa aktı gitti, yanaklarımı,
t-shirtümü ıslattılar. sonra bir ferahlama, bir ferahlama. şimdi zıp zıp toplar gibiyim desem inanın yani. ya da inanmayın, bilemiyorum. kendim küçücüğüm, sorunlar büyük. devler ülkesindeki gulliver gibiyim. size anlattığıma bakmayın, siz yabancı değilsiniz diye :-) çözümü kendim bulmalıyım, hatta kendimde bulmam daha iyi olur. şu satürn transitinden bir an evvel çıkmak lazım.

yaz geldi ve bütün ecnebi ülkelerde yaşayan akrabalar, tanıdıklar yurda geldiler. bir kısmı tatilini tamamlamış, dönüş hazırlıklarında. henüz hiçbirini ziyaret edemedim; yooo pardon bir aileyi ziyaret ettim. artık onlar diğerlerine anlatsın. çünkü bu görülmez ve duyulmaz adam halime bir süre daha devam etmek niyetlisiyim. kendim bile bünyeme fazla geliyorken başkalarını da düşünmeye bu naçizane kafatasım, ansefalim yer bulamaz. çok dolu olduğundan değil, sadece dağınıklıktan. toplamak lazım, lazım da kafamı toplamak dolabımı toplamak gibi değil ki! hepsini yere dök, tasnif et et yerleştir. öyle değil işte.

siz çok ağırlaşınca ne yaparsınız? nasıl toparlarsınız kendinizi? ya da iyice mi dağıtırsınız?

size anlatmadığım bir ağva seyahatim olduydu benim, sakladığımdan değil. konu oralara gelmedi. haziran 20'de mehmet bir antep seyahati yapmak durumunda kaldı. akşam saat onda gelip keremo'ya " oğlum ben antep'e gitmek zorundayım " dedi. keremo " ben de geleyim baba " dedi. yazın en sıcak günlerinden birini yaşadığımızdan " keremocum, olmaz annem, sen gitmesen daha iyi " dedim ( mantıklı anneyim ya ). mehmet " aslında götürsem mi ? " diye bana sorunca keremo " anneme yavaşça ne söylediğini duydum " dedi. mehmet sordu " ne dedim oğlum? ". keremo cevap verdi " sen ne dediğini biliyorsun!!! " odasına seğirtti ve kurbağa çantasını peşinde sürükleyerek yanımıza döndü " ben de geliyorum, hazırım " dedi.

( pasif ) anlayışlı anne-baba modelleri olarak gülümsedik, oğlumuza sarıldık. ben duygulandım, gözlerim doldu ( zaten hazırlar sululuk moduna geçmeye ). giysi vesair malzemelerini hazırladım ve benim küçük böcüüüm çarşamba akşamında pazar akşamına dek sürdüreceği seyahatine başladı, benim dört günlük saltanatıma da start vererek.

arkalarından ( küçük bir kap dolusu ) su döktükten sonra eve döndüm. yıkanmış çamaşırları astım. sonra öylece kalakaldım. bir süre evin içinde dolandım. biraz ütü yaptım, onları yerleştirdim. sonra bişeyler okudum. ıhh ıhhh, zaman geçmiyor. uyuyayım en iyisi diyerek yattım uyudum. ertesi gün bol bol telefonda konuşurum hayaliyle aradım ama bizim küçük bey " arabalara bakıyorum " bahanesiyle konuşmadı benimle. nasıl refüze oldum, nasıl. trip yapacak kimse de yok, kendi kendine de trip yapılmaz ki canım. neyse, perşembe akşamı dayımın ( ve eşinin ) yeni doğan bebeğine hayırlı olsun demeye gittim ( bebek 4 ayını doldurmuştu, biraz ayıp oldu gerçi ). eve döndüm, bir önceki akşamki yıkanmış çamaşırları ütüledim, yerleştirdim.. televizyonu karıştırdım, yok, bir şey yok, yapacak bir şey yok. uyudum. cuma günü bizim zehra ile tatil planları yapmaya başladık, gün içinde mobil halde olmam gerektiğinden ( sonra size başka bir yazıda anlatmayı planladığım, epey bir zamanımı uğruna heba ettikten sonra asıl yüzünü gördüğüm bir cins-i latifle birkaç yere gitmek durumunda kaldım) düzensiz iletişim kaynaklarıyla buluşma noktası koordinatı ayarladık; araba kullanma özürlü zehra'larının evinin bahçesi :-)

zehra'ya " sabah 7'de hazır ol " dedim amma velakin kendim 7:30'da uyandım. üstelik anadolu yakasına vapurla geçmek için iskeleye gittiğimde olağanüstü güzel bir vaporetto gördüm vee bir kaç fotosunu çekmek üzere telefonumu çıkardım, o vapuru kaçırma pahasına. işte o an farkettim kiii telefonum kapalıymış. o ana kadar oooh, mis zehra da uyanmamış demek ki, uyansa arardı söylemiyle kendimi rahatlatıyordum. telefonu açar açmaz mesajlar ve hemen akabinde " geldiğin an seni öldüreceğim " tehditleri aldım. pişkince " zehra hemen kapat, ben seni arayacağım " atlatması yapmak zorunda kaldım. ne yani o devasa gemi kütlesini konuşurken çekemeyeceğime ve zehra ile iki dakika sonra da konuşabileceğime göre haklı değil miyim bu talebimde?

bol fotodan sonra hemen iskeleye koştum, bir sonraki vapura yetiştim. üsküdar'a yanaştık. zehrişkoma çok güzel ve büyük bir demet lilalı - beyazlı - morlu çiçek aldım. çengelköy'e doğru yola koyuldum. zehra'lara ulaştığımda sabah saat 8:30'du. ters yönden gelen bir motosikleti gören trafik polisi cadde ortasında aynen şu anonsu yaptı: sen ters yönden mi geldin? ( lütfen bunu sesli olarak ve ağzınıza elinizi megafon misali yaslayarak okuyunuz )

motosiklet sürücüsü cevap verdi : hayır abi
polis : haaa, demek benim gözlerim bozuk. ben bugün bir doktora gidip gözlerime baktırayım.

işyerini açmakta olan manav, ben, minibüs şoförleri, gülmekten harap düştüktük. megafonla yapılan muhabbete bakın ya, güzel yurdum benim.

neyse efendim, zehracım sabah 7'den o saate kadar arabanın içinde beni beklemiş, gittiğimde biraz ( hatta daha fazla ) sinirliydi. çiçekleri verdim. barıştık, yola çıktık. hemen benzin ve açlıktan ölmemek için yiyecekler aldık ( taaa yeni gine'ye gidiyoruz, yol uzun tabi ) neyse şile'yi geçip ( keşke şili olsaydı ) ağva yoluna girdikten sonra ( şarkı söyleye söyleye geçtiğimiz mis gibi orman yolları bu arada, yol tünel gibi ve çatı da ağaç dallarından müteşekkil , kıskandırmak gibi olmasın ) hemen sağa çekip kahvaltı pikniği yaptık. açlıktan ölme riskini başımızdan savdıktan sonra konaklayacağımız tesise gittik. neyse ki tranquilla'daki kahvaltı servisi bitmemişti. sandviçlerle geçiştirdiğimiz açlık nöbetimiz geri döndü ve oturup bu kez de mükellef bir kahvaltı ziyafeti çektik kendimize.

hemeeeeen deniz bisikletine atladık, vıınnnnn karadeniz. o kadar serin, böcekli ve tuzluydu ki ( tadına da baktık mecburen, madem içine girios tadını da bilmek lazım diye ). iki atlı resmen çocuklardan da şendik. çok güzeldi çooooook. sakindi kumsal. az insan, güneşli hava, karnımız tok, serin deniz. ohhh missss yani.

akşam dönüşte ( ben yine acıkmıştım da, o kadar yüzme, güneşlenme, deniz bisikleti maceramız ve konuşma, gülme acıktırıyor beni, ne yapayım? ) göksu'da biraz dolaştık süper yunus bisikletimizle. saat 7'de sofra başındaydık. 8'e doğru başlangıçlar geldi. 9'a doğru ana yemek. sofradan kalktığımızda diğer konuklar yeni yeni masaları dolduruyorlardı. ağva'ya indik, iki dakikada ortalığı kolaçan edip tranquilla'ya döndük veeee günün en güzel anı; hamak boş :-))))))) hemen kurulduk tabi, zehra üşüdüğü için bir hırka bulduk ona, geceyarısına kadar sürecek felsefe, gevezelik, dedikodu, mistik güçler, seri katiller ve envai konu başlığıyla bezeli konuşmamıza başladık. sofradan kalkan konuklar hevesle parsellediğimiz hamağa doğru geliyor, karanlıkta bizi göremedikleri için heyecanla başladıkları yönelme, biraz yaklaşıp bizi farkettiklerinde ani istikamet değişikliğiyle sonuçlanıyordu. yıldızlar ( yıllardır görmediğim büyük ve küçük ayıya da rastladım orda, hani ilkokul kitaplarımızda anlatılırdı ya, işte onlar hala varlar ve çok güzeller ) hava ve çimlerimiz o kadar güzeldi ki, vadim o kadar yeşildi ki...

geceyarısı sızlayan omuz, sırt ve bacaklarımızı da alarak, klimasızlıktan sauna ambiansı sağlayan odamıza gittik. kalın kumaştan cibinlik kendimizi iyica kapana kısılmış hissettirdiğinden kurda kuşa yem olma riskini göze alıp nefes alabilme şansını seçtik. sabah uyandığımızda her yerimiz hala ağrıyordu, sinek, böcek ısırığını kontrol etmeksizin hemen yunus bisikletimize koştuk, denize gittik. karadeniz daha da serindi ve böcekler gitmişti. ancak pazar gününden faydalanmak isteyen yüzlerce insan doldurmuştu kumsalı ( bize özel bir yer olduğunu bilmediklerinden olacak, ayıp olmasın diye ses çıkarmadık ). biraz sonra yine acıktığımızdan hemen geri döndük, kahvaltımızı ettik. sinirli halimiz geçti ( ben açken çok sinirli olurum da ). toparlanıp yola koyulduk. kaza tehlikesi atlattık, ama zehra onun tehlike olmadığını kazanın bizzat kendisi olduğunu iddia edip durdu. kaza dediği şey yanımızdan geçen minibüsün uyarı kornası çalmasıydı. dondurma yiyerek ve bildiğimiz tüm şarkıları katlederek geldik. bizim pamuk prensesi evine bıraktım ve dahi arabasını da. üsküdar'a beni bırakmaması ve kendimin bu transport işini halledebileceğime dair hasan amca'yla ufak bir polemik yaşayarak ( hasan amca olayı kuşak çatışmasına bile getirdi, bu arada inanın kendisi 5. kat balkonundan bahçedeki bana sesleniyor :-))) üsküdar'a sağsalim ulaştım. üsküdar'da bu kez duyduğum anonsu veriyorum:

trafik polisi : taksiciler, siz şimdi çayınızı için, tostunuzu yiyin, bu araçlarınızı çekmeyin burdan. sonra da ceza makbuzu gelince " ulan ben bu cezayı niye yedim " dersiniz.
:-)))) yurdum insanı, yurdum polisi..

hemen ardısıra meydanda başbakanın banttan bir konuşması çınladı. o biter bitmez de mhp'li bir grubun canlı olarak atışma metni.. o kadar komikti ki.. her yerim sızlayarak vapura bindim. dışarda oturarak serbest anne olark geçirdiğim 2 günün tadını iyice duyumsayarak vapur yolculuğunun ardından superman yüksel'in aracıyla evime döndüm. bu esnada nasıl bir vaicdan azabı başladı; onca gündür ( 1,5 uzuuuuun gün ) oğlumu yabanellere gönderdiğimi, kendimi de arkadaşlarla eğlenceye verdiğimi, kötü bir anne olduğumu, kalpsiz ve de umarsızca davrandığımı, madem o muhteşem naturaya gidecektim oğlumu da yanıma alabilirdim gibi türlü düşüncelere garkoldum. tatilin keyfi, duygusuz ve ilgisiz anne olmanın hegamonyasına yenik düştü. nasıl hislendim, vicdan azabı filan bastı beni. zaten hafta içi çalışıyorum, haftasonu da alıp başımı arkadaşımla tatile gidiyorum, oğlumu da alabilirdim. yuf bana.

eve gittiğimde keremo da dönmüştü " annecim ben daha tek başıma kalacak kadar büyümedim, lütfen beni bırakıp gitme " dedim. sarıldık, öpüştük, öpüştük... annesinin kuzusu. özgürlük güzel olmasına güzel de alışık olmayanda pek tuhaf duruyor canım.

seçtik


sonunda bu seçimi de atlattık ( her ne kadar sonuçları pek çoğumuzu şaşırtsa da ). tanıdığım insanlardan en az kırkına sordum kime oy verdiklerini; sadece 2 kişi akp'ye oy vermiş. onların dışındakiler çok şaşkın ve nasıl olup da böyle bir sonuç çıktığını anlamış değiller. sonuçların memnun etmediği kişiler şaşkınlıklarını fevri cümlelerle izah edince ortaya bu kez de çok çirkin söylemler çıkıyor. bu ülke bir bütün mü; evet bütün ( çok şükür ). peki herkes birbirinin kopyası mı? klonlandık mı birbirimizden; hayır. O halde aynı evde yetişen kardeşlerin dahi fikirleri ayrı ayrıyken ( ve beş parmağın beşi bir mi diye bir atasözümüz de varken ) neden herkesin kendimiz gübü düşünmesini istiyoruz.

kendimize benzeyen insanlar olmasını istemek tanrısallaşma arzumuzdan ileri geliyor. başkalarının başka insanlar olduğunu, başka bünyelere ve fikriyata sahip olduğunu kabullenmek istemiyoruz. belki anlamıyoruz, bilemiyorum. bir arkadaşım söylerdi " mükemmelliyetçi olmaya çalışan insan herkesin kendisine benzemesini istermiş, herkeste kendi suretini görme arzusuymuş bu. insan olduğumuzu, tam olmadığımızı kavrayamayıp, bazı acizliklerimiz olduğunun farkında olmadığımızdan " güüüç bende artııık " dermişiz aslında için için ( tabi bunu alenen değil, biliçaltımızda dermişiz )

sonuç itibarıyle; sonuçları kabul etmenizi ( muhalifsek ), kutlamanızı ( tarafsak ) ve tüm bunları sakinlikle yapmanızı rica ediyorum. çok yorgunum, uykusuzum, gürültü - patırtı kaldıramayacağım.

şimdi herkes yerine otursun lütfen, derse başlıyoruz ( keşke hayat bir okul olsa ama sınavlar şimdikinden daha kolay olsa, para kazanma mecburiyeti olmasa, okulda kötü çocuklar hani nasıl bir şekilde dışlanır ve dış mihraklar size biraz zor zarar verirse hayatımızda da bu şiarlar geçerli olsa. arkadaşlar hadi ya, kuralım şöööyle en kralından bir okul. yarın sabah kapıda buluşup kıralım hatta. benim canım ders dinlemek de istemiyor :-) )

mızıl mızıl
( sağ üst resimdeki benim bir gravürüm, yani gravürü ben yapmadım da model benim, tabi şimdi bu halimden on yaş daha yaşlıyım )

21 Temmuz 2007 Cumartesi

seçmek ya da seçmemek

( yukarıdaki fotoğrafta kararlı bir seçmen görüyorsunuz, yıllardır aynı ideolojiye oy veren, kimsenin istikametini bozamadığı. kararlı olmak böyle bir şey olmalı, ne istediğini bilen, ona göre yaşamını presiplerle bezeyen )

( bu fotoğraf ise kararsız seçmeni gösteriyor. karman çorman dimağı, gözleri umut ışığı arıyor, varılacak limanı ( liman burada oy verilecek parti oluyor ) bulmayı umuyor, ne yapacağını bilmez bir halde. fazla trajik olduysa gülün geçin, boşverin okumayın resim altlarını )

tüm dünyanın gözünü bizim üzerimize çeviren ( yazılı basınımızdan aşırtma bir cümle, yoksa benim şahsi olarak bir fikrim yok; dünyanın gözü bizde mi değil mi diye ? ) seçim günü kaçınılmaz olarak geldi; yarınnnnn.

pek politika bilgim yoktur benim. savunmamsa var; eee 80 kuşağıyız biz , apolitiğiz, depolitiğiz ve nepolitiğiz, soğuk bakarız politikaya ( müslüm baba misali: bırrrrrrrrr ). devlet potansiyel gücümün farkında, bile bile yaptılar o anayasayı ki beni uzaklaştırsınlar politikadan. aksi halde dünyanın gidişine yeni yön veren liderlerden olacağımı biliyorlardı. çok sıkı muhbirleri olduğundan benimle ilgili istihbaratları kuvvetli yani.

nitekim; önce oy verme hakkımı elimden almaya çalıştılar bana seçmen kağıdı vermeyerek ( asıl sebep başka, taşındığımız halde ikametgahımızı yeni yere nakletmeyi mehmet de bendeniz de atlamışız. eskiden neredeyse her evden dışarı çıktığımızda gereken ikametgah kaydı ve nüfus cüzdan sureti şimdilerde pek gerekmiyor bu sebeple muhtarlığın yerini bile öğrenmemişiz. işbu sebepten herkes " kime oy vereceksin ? " sorularına başlamadan aklımıza seçmen kağıdı / muhtarlık düeti gelmedi ) politika arenasından uzak tutmaya çalıştılar. ama aslan yürekli mehmet seçmen olma hakkımızı yeniden kazanmamızı sağladı, çok uğraştı bunun için, çok savaşlar verdi, tehlikeler göze aldı, herşeyin bir bedeli olmalı canım ( eski muhtarlığımıza, yani bir mahalle öteye giderek ). heeeeeyt be, kim tutar beni, kullanacağım oyumu. demokrasi, demokles, kılıç, özgürlüğüm engellenemez!!!!!!!!

gelgelelim oyumu ona mı, buna mı yoksa şuna mı vermeliyim bilmiyorum. artı ve eksileriyle düşündüğümde kusura bakmasınlar ama ortaya bir ehven-i şer çıkmıyor. moralleri bozulmasın diye bir ilave yapayım; hepimizin kusurları var zaten, değil mi ama? keşke hep beraber hareket edebilsek ve kimseye oy vermesek. hepimiz. sonuçlar açıklandığında her biri ikişer üçer oy almış olsa. o kadar oyu alırlar zannedersem. bu kertede yüksek ikna kabiliyetime rağmen parti yöneticilerini de kimseye oy vermemeye ikna edebileceğimi sanmıyorum. çok ısrar ederseniz sizin için denerim; ama fazla bel bağlamayın bana; söz vermiyorum. gerçi böyle bir halin tezahür etmesi durumunda seçimler yinelenir ve bir ton para boşa gidermiş, amaaaan zaten bir ton paramız hergün çeşitli sebeplerle eriyip gidiyor. böyle bir dersin bedeli bence parayla ölçülemez. hem o giden para benim, sizin ve onların. hepimiz kabul ettikten sonra kim ne diyebilir???

hiçbir partinin tüzüğünü okumadım, takım tutar gibi parti de tutmuyorum. zaten takım da tutuyor sayılmam; beşiktaş'ın renklerini çok zarif buluyorum, en sevdiğim renklerdir. işbu sebeple fahri beşiktaşlı sayılırım. partilerin renklerini de bilmiyorum, ama renge göre karar verilmez ki zaten! partiler konusunda mütereddit ruh halimi atak yapacak moda çeviremiyorum... zordayım anlayın. pegasus elimde, ben nereye gideceğime karar veremiyorum. zavallıcık benden kahramanlık bekliyor.

fransızların bir sözü varmış; kalbim solda ama cüzdanım sağ cebimde diye. ben pek romantik sayılmam, cüzdanım da daimi olarak çantamdadır. bu ipucundan da yararlanamıyorum.

offff of, en iyisi ben bu akşam istihareye yatayım. seçim sonuçlarını da görmek niyetiyle. yarın bilgisayar başında olamayacağım. sonuçları pazartesi yazabilmeyi umuyorum. peki siz hangi partiye oy vereceksiniz? en azından bir tüyo verseniz, söz kimseye söylemem

kararsız seçmen

20 Temmuz 2007 Cuma

bak anne taburem oldu benim!!!!!


günler öncesinden kandilinizi kutladım ya ben, aslında dünmüş kandil meğer. sordum, etrafımda kimse bilemedi mealini. mübarek gecelerden, dualar kabul olur nev'iinden açıklamalar yaptı aile büyüklerim.

bu aralar içimde manevi bir boşluk daha doğrusu koca bir gedik duyumsadığımdan keremoyu da alıp, kandil akşamı camiye gitmeye karar verdim. dua ederiz, kendimizi ferah feza hissederiz, ohhh misss. sordum zat-ı muhtereme " gidelim anne " dedi. sultanahmet'i hedefleyip yola çıktık. yol üzerinde beyazıt camisini görünce bizimki " anne bu güzel, buna gidelim " dedi. " oğlum sultanahmet çok daha güzel, ona gidelim " dedim, ıhııh. kabul etmez benim küçük keçim. neyse uzatmayayım; gittik beyazıt camisine. benim prensim başında takkesi ve kendi boyunun yarısı kadar olan seccadesiyle ( gerçekten o seccade o kadar minik ki ancak bebekler kullanabilir. onlar da namaz kılmaz. kimler için yapılmış acaba? her şey fonksiyonel olmalı bana göre, aksi halde mevcut olmamalı. yani non-functional must be non-existing!!!! hımmm ) epey önden koşturdu.

içeri girdik; çok güzel dualar okundu. çok çok güzel. ne kadar fazla şey istiyoruz Allah'tan. namazın başlamasına azıcık bir süre kala bizimki kabına sığmaz oldu ve de camiye.
" bir kenara otur " dedim
" anne ben arkadaki teyzenin taburesine oturmak istiyorum " dedi.
ben de mantıklı anne modeli " oğlum, tabureler bir kişilik olur. sen duvardaki süslü ahşap kapının önüne otur annecim " dedim.
namaz başladı; keremo " bak anne taburem oldu benim " diye yanıma geldi.
namazı kesmedim tabi ama afalladım da. nasıl yani. kadıncağız belli ki rahatsızlığından dolayı tabureye oturarak namaz kılacaktı, oldukça kilolu ve ortayaşlarını gerilerde bırakmış biriydi. ama tabure burda, keremonun elinde. üstünde o hanımefendi yok. zaten olsaydı keremo tabureyi imkanı yok kaldıramazdı. fizik kanunu tabi.
ilk sünnetleri kıldık ( Allah kabul etsin ), keremoya bakındım. tabureli hanımefendi " sizin oğlan beni yere yapıştırdı " dedi. " ilk sünnete ayakta başlayayım dedim, duadan sonra dayanamayınca oturmak için geriye doğru hamle yaptım, tabureyi alıp gitmiş sizinki, yere düştüm. her iki dizimde ameliyatlı, kalkamadım. herkes namaza başladığı için kimse yardım da edemedi. kalakaldım böyle dedi. " hanımefendinin gözlerinden ağrıdan dolayı yaşlar süzülüyordu ama bir yandan da gülüyordu.

gülsem mi ağlasam mı bilemeden, molayı fırsat bilip hemen kadıncağızın yanına seğirttim. özür diledim. keremocum da mahçup mahçup kafası önde dinliyordu bizi. annesinin kuzusu. gerçi bu kısmından sonra beni ayıplayabilirsiniz ama kadıncağız ağrısı artınca eve gitmeye karar verip tabureyi keremoya vermek istedi de bizimkisi gururundan almadı :-) " madem sen tabureyi aldığımda kızıyorsun, ben de artık istemiyorum senin tabureni " dedi benim burnu düşse kaldırmayacak minik böcüüüm.
kendi kendime utana sıkıla gülümsedim. namazdan sonra dua vardı yine. size daha önce de söylemiştim ya; ruh halim çok değişken diye. dua esnasında da çok hislenip ağladım. tutamadım kendimi. bir arkadaşım benim çok sulugöz olduğumu söyler hep. haklı da zaten. gözlerimdeki muslukların açılması için benim hamle yapmam gerekmez bile, bir melodram düşünmem yeter... keremo geldi yanıma, yüzümü tuttu, baktı " annecim, yüzünü gözünü seveyim ağlama " dedi. daha da hislendim, biraz daha ağladım " ühüüüü hü benim oğlum büyümüş beyaf " dedim kendi kendime.

çıktığımızda o kadar yorgundum ki keremoya zorla dondurma ısmarlayabildim. eve vardığımızda birden kurabiye krizim geldi ve gece ikiye kadar kahveli - çikalatali kurabiye ve portakallı cupcake yaptım. başarılı çalışmalar olduklarından kendimle gurur duyup, muzaffer komutan edasında hemen kıvrılıp uyudum. eee bu yorgunluğun üzerine bu alemde kaç kişi iki farklı kurabiye yapar? sulugözlülüğüm ve dualar bana iyi geldi, kurabiyelerse mehmete, memoşa ve iş arkadaşlarıma. asıl başarı bu yeteneği daim kılmakmış, öyle dediler. haftaya bu yeteneğin devam edip etmediğini mutlak surette test etmeleri gerekiyormuş, iso standardı vereceklermiş bana. asarım duvarıma ne yapayım, sonuçta onlar beni layık görmüş, reddetmek ayıp olur, di mi ama?
sevgiler
keremonun annesi

18 Temmuz 2007 Çarşamba

psikolog musun avukat mı?


bizim bir abimiz var; aynı aile no, cilt no'yu paylaşmıyoruz ama abimiz o. bundan 5 yıl önce çok elim bir olayda benle yüksel'in öfke nöbetlerini sakinliğe çeviren, hırsla kalkmanın insanı sadece rendelediğini öğreten. nitekim bu hırstan içimizden atamadığımız kırıntılar bile bir marangozun rendelediği ahşap parçası gibi bizden kırıntılar götürdü. kırıntıdan ne olacak demeyin. onlar birikiyor. aynen küçük mutlulukların birikmeyip mutsuzlukların koloni oluşturmadaki başarısı gibi..

şimdi yine bir kaos yaşıyoruz kendi içimizde, çözemediğimiz düğümler, veremediğimiz kararlar, kesip atamadığımız hasta organlar bizi ileriye doğru adım atmaktan men ediyor. öte yandan çok durağan insanlar olmadığımız için ( kardeşim balık/balık, ben boğa/aslanım, ne ruh halimiz çözülebiliyor ne de kendimizi toparlamayı başarıyoruz ) huzursuzluk diz boyu arkadaşlar. biliyorum ki her ikimizde satürn transitine girdik. çarptık o duvara. gerçi pek çok insandan duydum; herkes huzursuz ve mutsuzluk denizinden nasibini almış. ama bizimkisi biraz başka türlü. hala hata mıdır, doğru mudur bilemediğimiz eylemler yapıyoruz. bu sıralar kararsızlığımız bile başlıbaşına bir fenomen.

bizim okuldayken yaptığımız bir oyun vardı. uzuuuun upuzun bir lastiği alır, uçlarını birbirine bağlayıp esnek ve büyük bir halka elde ederdik. sonra 15-20 kişi o halkanın içine girip amip şeklinde bahçede dolaşırdık. tabi herkes halkayı başka yöne çekmeye çalışırdı. çok eğlenirdik. gerçekten. ne tuhaf oyunlar oynuyormuşuz. bahçedeki insanlar da bizim düşe kalka bir yerden bir yere gitmemizi izleyerek eğlenirdi. faydalı bir topluluktuk yani. birbirimizi o kadar çok severdik ki; otoriter müdür muavinimiz arife kalender bile orta3 sonrası sınıflar karıştırılacakken içinin bizim sınıfı dağıtmaya elvermediğini ama yapacağı bir şeyi olmadığını ve çok üzgün olduğunu söylemişti. neyse konum çok dağıldı ( aynen kafamın içi de böyle; dağınık dağınık bir sürü oda. hangisinden başlasam bilemiyorum, hoş birini toplayıp diğerine geçtiğimde beriki kendini yine tarumar ediyor )

neyse efendim; işte yüksekle ben bu lastiğin içinde bir o tarafa bir bu tarafa gidiyoruz. ama biz okul bahçemizde değil, pek çok hayvanın ( kimseyi kastetmiyorum ) olduğu bir jungledayız, belki vahşi bir nehir burası bilemiyorum. işte tam bu aşamada oyundan çıkma isteğimizi paylaştığımız oktay abi ( kendisi bizim hakemimiz olur, çok güveniriz ) tutup kendisini alternetiflerimiz konusunda bilgilendirip, başaracağımıza kani olmasını sağlamadıkça oyunu bitirmeyeceğini söyledi. hoppalaaa, böyle bir oyun var mıydı? oyun dediğin biter. olmadı sen çıkarsın.
oktay abi avukatlığın ona öğrettiği trickleri bize kullanıyor, hemen farkettik ama öte yandan da öyle sevecenlikle, bize çaktırmadan bulunduğumuz yerde bir yere tutunmamızı sağlamaya çalışıyor ki; söyledikleri yumru gibi kalıyor boğazınızda. aynı şeyleri bir başkası söylede ben kesin içinden " işkembe-i kübradan atıyor " derim. ama o söyleyince bir dalıp düşünüyor insan. medea'daki chorus gibi. benim böyle bir kaç kişim var, onlar benim sağduyum, başrolü benim oynadığım medea'mın chorusu. tökezlediğimde elimden tutamasalar bile, tutunup kalkabileceğim yeri işaret ederler bana. bu bağlamda zehra'nın da kulaklarını çınlatmak istiyorum; güzel chorus'um benim.
alacağın olsun abi; bugün bize bir şarkıyla neşe kattı, sesi de fena değilmiş hani. eğer avukatlıktan ve alaylı psikologluktan vazgeçerse kesin aç kalmaz :-)))) umarım bunları okursa kızmaz bana.


şarkı aynen şöyle

"... hadi yüreğim ha gayret

hele sıkı dur hele sabret

başını eğme dik tut

bu bir rüyaydı farzet

..."


yeterince motive edici bulmadınız mı; oktay abiyi hemen arıyorsunuz, onun sesinden dinleyince fikriniz değişiyor. haa belki istediğiniz başka bir parçayı da dinleyebilirsiniz ondan,
yeterince ihtiyaç sahibi gibi davranırsanız çok enteresan bir şarkı olmadıkça zannımca.
yarın bize verdiği ipuçlarını yazmak istiyorum. iyilik yayılan birşey. yayılıp başka birilerine de bulaşır belki. yakın bir vakitte de yazılarımda adları geçen insanları tek tek size tanıtmak istiyorum, inanın bana hepsi haklarında tefrikalar döktürülecek yoğunluktalar. ben tanımasaydım onları, şahsen üzülürdüm. sizin üzülmenizi istemiyorum :-)
oktay abi'ye baktığımda pek çok olayda ( çantasını çaldırıp, kendisini üzüntüden hasta edecek kadar başkalarının dertleriyle meşgul olabilen bir şahsiyet ) kahraman rolleri üstlendiğini görüyorum, başkalarının " aman etliye de sütlüye de karışmayalım, ismimiz kötü anılmasın " kaideleri varken oktay abi galyalılarla savaşan asterix gibi; önce zekice cümlelerle karşısındakinin şeytanlarını yokediyor. sonra içindeki insanı bulmaya çalışıyor. her zaman bu kılıfın içinde insan bulabildiğini zannetmiyorum ama takdire şayan çabasını görmemek mümkün değil.
şimdi kendinize güvenerek ne yapıyorsunuz; avukat gerektiğinde de, psikolog gerektiğinde de, canınız şöyle sizi silkeyelip kendinize getirecek bir şarkı duymak istediğinde de onu arıyorsunuz. tabi bu anonsumdan sonra muhtemelen benim şarkılarım bitmiştir ama olsun halkıma faydalı olduktan sonra gerisi mühim değil. kendi şarkımı kendim söylerim. ya da ortaokuldan beri müzik öğretmenlerinin şarkı söylemesini yasakladıkları yüksel'den rica ederim. o çocuk dört gözle böyle bir fırsat bekliyor. gelişmeleri bildiririm. ( ooof of, çok yönlü insan olmak ne zor şey canım, size zorda kaldığım bir durumu ve süpermeni anlatacakken sanata olan ilgimden dolayı nerelere gelmişiz :-) )

sevgiler
( fotoğrafın ne olduğunu merak edenler için veriyorum; en son vapurda, dolunaylı bir akşam denizin görüntüsü. ben çok sevdim, paylaşmak istedim )

küçük kız çocuğu



nesrin dün maille küçük prensesi azra'nın fotoğraflarını göndermiş, tatildeyken çektiklerinden...

o kadar sevimli ki azra fotoğraflarda, gelişigüzel durmayıp poz vermiş hatun. geçtiğimiz pazar birlikte müze gezisi yapmaya giderken de kız çocukların erkek çocuklardan daha çabuk büyüdüklerini öğretti bana.

nesrin'le " işiniz zor" diye dalga geçtim hatta. insan arkadaşlarına samimi davranmalı, değil mi ama?

geçenlerde keremo bir markette " baba güneş gözlüğüne ihtiyacım var " diye zorla kendine gözlük aldırmış. hemen ertesi gün amcası ve yengesiyle polonezköy'e pazar gezmesine gideceği için babası gözlüğünü de verdi kendisine. keremo gözlüğü takınca da babamız " oooof oğlum çok yakışıklı oldu, bütün kızlar peşinde koşacaklar " dedi. keremo, iki yandan gözündeki gözlüğü tutarak " gözlüğümü almaya çalışacaklar değil mi ? " diye sordu. o kadar güldüm ki; düz mantık sonuçta.

azra kuşu süslenip püslenip, prenses edasıyla civardaki bakkal / pastane gibi dükkanların önünden geçip muhteşemliğini gösterme niyetlisi. keremo ile birbirleriyle rekabet ederken konuştuklarına kulak kabarttığımızda da keremo tam çocuk gibi konuşuyor, azra daimi baskın :-) hanımefendi, beline kadar uzun olan saçlarını 5 - 10 cm kestiler diye " saçlarım ne zaman uzar ? " veryansınları ediyor :-) bütün kızlar gibi babasına hayran, eve ailenin reisi değil gerçek bir prens gelmiş muamelesi yapıyor. necip'in mutluluğu görülesi ve kıskanılası.
sanki dün gibi; annesiyle kumburgaz tatilinde tek sandalye üzerinde uykumuza rağmen alelacele kahvaltı edip denize gidişimiz, okulda öğrenimimizden kalan zamanda (!) eğlenmemiz, istanbul'un en yağışlı sonbahar günlerinden birinde nikahına yetişemeyişim ( bu nedenle nesrin hala evlenmiş gibi gelmez bana :-))
azra daha anne karnındayken nesrin'in keskin uyku saatleri vardı ( toplandığımız zaman mutlaka azıcık kestirir, 10 dk sonra uyanır ve hiçbir şey olmamış gibi etkinlik her neyse katılırdı ) . azra doğduğu gün o kadar şekerdi ki, tam yemelik. kucağıma aldığımda titrek titrek ağlayan bir minik bir kuş. ağlarken dudakları da gözleriyle beraber eyleme katılıyorlar. bağrıma bastım, bildiğim duaları okudum, o zaman keremo 5 aydır karnımdaydı. herhalde ilk kucaklaşmalarıyıd bu :-)) anne babalarımız bizim hiç büyümediğimizi düşünürler ya; işte aynı şeyi ben de bizimkiler için düşünüyorum. kusura bakma azracığım; ne kadar büyürsen büyü, hali hazırda sana olan ilgi artarak devam etse de, kendin çocuk sahibi olmadan ne demek istediğimi anlamayacaksın. bizim için hep küçük prenses olarak kalacaksın kuzucuğum.

küçük kuş fotoğraflarda da gerçekten küçük kuş değil mi? dilerim hayatın boyunca özgür, mutlu ve cıvıl cıvıl olursun. bulutlar sadece yağmur getirmek için yanına uğrarlar, karamsarlık değil.
( bu konudan da anlıyoruzki; benim ruh halim çok abidik ve de gubidik, asla sabitleyemiyorum, bugün optimistim. yarın belki slalom olurum :-)) nostaljik bir kapanış yapayım; iyi akşamlar kovalasın tavşanlar