27 Ağustos 2007 Pazartesi
benim kristalim
22 Ağustos 2007 Çarşamba
kırığım, kırıksın, kırık

akşam saat 9 gibi mehmet'le konuştum, keremo'nun ağlama sesi geliyor arka planda, ne oldu dedim. yok birşey, uyutmaya çalışıyorum diye cevapladı. ondan sonra taa saat 11'e kadar telefonunu da açmadı, beni de aramadı. çok huzursuzlandım ve oturamadım yerimde, doğumhane kapısında bekleyen baba adayları gibi evin icinde volta attım durdum.
ertesi gün cuma, keremo anne kolumu sardırdım ben dedi, ağrımasın diye. nasıl yanı dedim, film çektiler dedi, üç hafta sonra açacağız dedi de ben senaryo yazdığını düşünüp kendimi ferahlattım. çünkü benim böceğim bir kaç hafta evvel babasının işyerinde bulduğu yarabantlarını, ayna olmaksızın tam orantılı bir halde burnuna yapıştırmış, bir kaç bant üstüste olunca burun koccaman olmuş. bizim böcek " iyi oldu, annemi korkuturum " diye plan yapmış... eve gelmelerini pencerenin arkasında bekliyordum zaten, palyaço burnunu görünce sokak kapısına nasıl gittim, nasıl kucaklayıp n'oldu burnuna sızlanmasına başladım hatırlamıyorum. bizimki yavaşça bantları kaldırdı ve " şaka yaptıııım " diye sırıttı. mehmet " annen korkar " demiş, " birşey olmaz, birşey olmaz, bayılsa bile sonra kalkar " cevabını almış. yine beni korkutmak istediğini sandım, inanmadım eee yalancı çoban hikayesini bilen adamız.
cumartesi hala huzursuzum ama, nihayet'i aradım, bizim yeğen. nasıl ağlıyor. nasıl... " yenge çok kötü birşey oldu " dedi. ben senkronize iptal. çocuk anlatmaya devam etti; annem üzüm toplarken merdivenden düştü dedi. annesine üzülmem konunun içinde keremo adının geçmemesinin bir saniye sonrasında başladı. " annem,bak kafasını vurmamış, ortopedik rahatsızlık geçer, merak etme " vesair sakinleştirme cümleleri söyledim. sonra cesaret edip keremo'yu sordum, aslında annesi bunca ağır vaziyetteyken utanaraktan. babası, annesi, mehmet, hasan, inci ve benim minik kuzum hep beraber gitmişler hastaneye. hemen onları aradım, keremoyu buldum, konuştum, anne ben iyiyim, halam düşerken kenara çekildim dedi. benim kolum acımıyor dedi. hasan'la konuştum, kerem niye kolundan bahsediyor dedim. yaramazlık yapmasın diye onun kolunu da sardık dedi. çok inandırıcı gelmese de yutturdum kendime, felaket senaryosu yazmamak için. pazarı zor ettim, yola çıkmalarını ve bir an evvel gelmelerini istiyordum çünkü.
saat altı yedi gibi evde oluruz dediler yolcular, ama akşam dokuzda hala kimse yok. on oldu, onbir oldu, saat onbir buçukta geldiler. hemen kucağıma geldi benim kuzu kuzu meeeem. mehmet " koluna dikkat et " diye fısıldadı bana, aaaa bir baktım kol alçıda.
meğer perşembe günü akşamüstü saat beş gibi varmışlar adana'ya, ilçeye daha doğrusu. saat yedi gibi de kuzu kuzu me, kuzini esra ile koşuştururken, spaydırmen atlayışı yaparken evin içindeki mermer çukura düşmüş. evin içinde nasıl çukur olur demeyin. bizde anlamadık. hemen hastaneye koşmuşlar, adana merkez'e gidin demişler. saat dokuzda ağlayan ses, yolda kolunun verdiği acıyla gözyaşı döken kuzumunmuş. bu kısma kadar bir sorun yok, normaldir, olur böyle şeyler diyeceksiniz biliyorum. ama bilmediğiniz devamı...
bir hafta sonra pazar günü bir farkettik ki keremo'nun alçısı kırık, muhtelif yerlerden... hemen hastaneye götürdük, yeniden alçıya aldılar. böylece ikinci alçı dönemimiz başladı. ama az sürdü. yeniçeriler kazan kaldırınca bir kaç gün içinde yeniden alçı kırıldı tabi. hemen koştuk aynı hastaneye;üçüncü alçı dönemimizi başlattık. o da uzun sürmedi, zaten ne öyle ikinci, üçüncü? çok itici.. keremo'da öyle düşünmüş olacak ki; ikinci haftayı devirdiğimiz perşembeden bir gün sonraki cuma günü bir baktık ki alçı yine kırık. şaka gibi. yine aynı hastaneye gittik. doktor pek bir şaşırdı. nasıl kırıyor ki? birşey le mi vuruyor filan diye sordu, bilmediğimizi söyledik. sanıyorum kıt anne baba şeklinde nitelendirdi bizi, ses çıkarmadı. alçıyı hazırlamaya koyuldu. hımm, oniki, yirmidört, hımm yok bunu da kırar şeklinde kendi kendine mırıldandı. birkaç dakika sonra alçıyla beraber yanımıza geldi, alçıyı kola oturttu ve
" normalde çocuklara kırmasınlar diye oniki kat alçı yaparız, bu otuzaltı kat, bunu da kırarsa dogrudan guiness'e gidin " dedi.
hemşireler, hastabakıcılar ve diğer doktorlar hep beraber güldüler. biz gülmedik. bu kol şimdi çok ağır oldu, şişebilir, askıyla boynuna tutturalım dedi. ertesi gün; eczaneler, bahçelievler'deki tıbbi malzeme satıcıları ve nihayet karagül iş merkezi'nde bizim böceğe uygun boy askı bulduk. günlerden cumartesi.. dikkat edin. mehmet " bence bunu da kırar " dedi, bense artık kıramaz diye rahatım. pazar günü akşam zehra geldi bize, ertesi gün konsolosluğa gideceğiz keremo'yla. aaaa, bir baktım alçı kırık. ertesi gün hemen doktora gittik, ortopedist yok, diğer doktor alçı yapmak istemiyor. salı sabah gelin dediler. salı sabahtan gidemedik, ne yazık ki bazı işler çıktı. salı öğleden sonra annem aradı " hemen gel, bu alçısını hepten çıkarmış " dedi. uçarak eve gittim ( süpermenim ya ), öğle uykusundan kalkınca keremo, elinde koca alçıyla anneannesinin yanına gitmiş " anneanne, ben bunu yanlışlıkla çıkarttım, lütfen tekrar takar mısın ? " şeklinde talebiyle. annem aniden keremo'yu elinde bir kol büyüklüğünde alçıyla görünce paniklemiş, neee bu kolunu mu çıkarttı şeklinde. biz ailecek pek bir korkağızdır, aniden höh denilirse, pat diye karşımıza biri çıkarsa filan panik oluruz. işte aynen o panikle annem beni aramış.
bizim oraya yeni ve ultra mega lüks bir hastane açılmış, bundan önceki alçıları yaptırdığımız hastanede akşamüstü doktor kalmadığından bu yeni hastaneye gittik. lobide bir saat beklettikten sonra bizi acile almaya karar verdiler. bu arada sürekli ortalıkta bir ameliyat kelimesi dolaştığından keremo kucağımdan inmiyor ve " anne beni ameliyat mi ettirtcen? " diyip duruyor. aşağıya gitmek için bindiğimiz asansörler yukarıya çıkıyor ve görevliler " oooohoo, bu dana onikinci kata çıkacak da oradan geri dönecek, siz en iyisi boşuna dolaşmayın, burada inin başka asansöre binin " diye bizi üçüncü ve beşinci katta indirdiler. katlar bomboş, bir in bir de cin var, onlar da meşgul, top oynuyorlar. neyse efendime söyleyeyim bulduk bir asansör, ondaki yolcularda nedense giriş katına geldiğimizde inmek istediğimizi düşündüler, az kalsın dolduruşa gelip süper asansör yolculuğuna başladığımız yere dönüyorduk. acile gittik, orada da doktor yok!!! güvenlik ve sekreterya alçı yapamıyor olduğundan, içimden nahoş laflar sarfede sarfede çıktık hastaneden. önceleri alçıcımız olan hastaneye gittik, orada zaten doktor yok. çıktık devlet hastanesi bulalım diye yollara düştük.
derin bir ohhh çekerek eve yollandık ve keremo kolunun üzerine düştü. sonrası mı, yazamıycam, bu kısmı bile beni çok yordu.
bir fikir geliştirdim, şöyle ki; keremo'yu ancak ayakta durabileceği bir kafese koyacağım, uyuması gerektiğinde kafesi yan yatıracağım, yemeğini demirler arasından vereceğim, çişini filan zaten aradan kolayca yapar. arkadaşı zaptetmek için daha iyi bir fikri olan ya şimdi konuşsun ya da ilelebet sussun.
hadi öperim hepinizi, sanal olaraktan
20 Ağustos 2007 Pazartesi
hangi kapıyı çalsaaaaaaaam karşımda buruk acı

8 Ağustos 2007 Çarşamba
öfke patlaması

bazı insanlara karşı daha esneğim, bazılarına ise sıfıra yakın toleranslıyım. küçük bir kıvılcımla bana yaklaşmaları tehlikeli cümlelerimi saçmama sebep oluyor. cümlelerim sözlü canlandırılırken hiç de sizin okuduğunuz gibi masum kalmıyorlar, bilesiniz. camın kırılan yerindeki mavilik gibi değil bizzat kırığın keskinliği gibi oluyorlar. bazen fırlattığım cümlenin önüne geçip muhatabıma siper olmaya çalışıyorum, nafile. söylenen söz, atılan ok, geçen zaman geri gelmiyor.
gerçi çok pişman olduğum pek bir şey yapmadım ben hayatta, Allah çok yardım etti. koskocaman pişmanlıklarım yok geriye baktığımda. çok pişman olacağım şeyleri ( içimdeki şeytan yapmam için beni iteklese bile ) yapamadım, unutamayacağım yerleri ve insanları bırakamadım. müptelalığımı sürdürebilmek için kendimle beraber onları da sürükledim, gittiğim yerlere taşıdım. bir parçamı onlarda ve oralarda bırakmaktan daha kolay geldi. " dağınıklıktan uzak, derli toplu biri misin şimdi, madem tüm parçaların birarada " derseniz cevap veriyorum: hayır. tek kazancım çok sevdiğim birkaç yoldaşımın hala benim kulvarımda olması.
gelin görün ki bu dahi sinir katsayımı azaltamıyor. geçen gün bir arkadaşımın anlattığı gibi aşırı ( kendi normlarımıza göre aşırı ) tüketim toplumu olmamızın verdiği bir tatminsizlik, memnuniyetsizlik var. ne kadar yesek, ne kadar alışveriş yapsak da, duyargalarımızın noksanlığı beynimize " yeter " talimatının gitmemesine sebep oluyor. hepimize uyarlanamaz bir genellemedir bu demeyin, kurunun yanında yaş da yanıyor. kısa bir süre önce bir öfke patlamasına maruz bıraktım kendimi, beni dinlemeyen, dinlemek istemeyen, saygı ve zeka noksanı bir hatun kişi beni zıvanadan çıkarttı. ne demek istediğimi dinlemeden lavlar püskürtmeye başladı, sonunda da bir kaç damla timsah gözyaşıyla iyice sosladı sahnesini. ben alabora olmuş vaziyette ne diyeceğimi dahi bilemedim. onun püskürttüğü lavlar gözlerimden girip kulaklarımdan çıktı sanki. belki saç köklerimden bile hatta. neyse, efendime söyleyeyim uzunca bir zaman sakinleşemedim, sonra sözkonusu hanfendü hakkında başka şayialar duyunca anladım ki ben olmayan bir kişiliğe, namevcut bir karaktere karşı donkişotlaşmışım. donkişotlaşmamalıyım. birbirinin hayatını zehir etmeye çalışmak da herhalde insana mazoşistçe bir zevk veriyor, veyahut sadistçe bilemiyorum. çünkü birini üzdüğümün farkına varıca eşşekler gibi vicdan yaparım ben ve kendimi temize çıkaracak bahaneleri bulamamam, bulsam da yutturamam kendime. şu an anı defterime baktığımda aklıma sadece bir vaka'i vakvakıye geliyor. kendileri hala süregelen bir fenomen hemi de. bu yazıya başladığım gün o kadar asabi cüce pozundaydım ki ( aslında cüce sayılmam, boyum 160 cm, yoksa sayılır mıyım? ) şimdiyse leziz bir haftasonu ve onu takibeden bir gün sözkonusu, sinirim sinmiiiiiş gitmiş. ne yani ruh hali değişimi suç mudur? eğer öyleyse ben suçluyum arkadaş ( lar, çok kişisiniz ya, biliyorum. binlerce okuyucum var benim. öylese hep beraber; ......... )
öpüldünüz ( hepiniz ayrı ayrı ve kendi kişisel sevdikleriniz tarafından. ben hepinizi tek tek öpemem, hayır istemediğimden veya sizi sevmediğimden değil, değil mi ki sizler benim tüm kelimelerime ortak olmaktasınız, ben de kalbimde sizlere yerler ayırmaktayım, amma velakin çok vakit ayırmak lazim. ben evlenirken o kadar çok davetli vardı ki ( aranızdan orda olanlar hatırlar ) hepsini tek tek öp, o kadar uzun sürmüştü ki az kalsın uçağı kaçıracaktık ( ooooof of, lisanımız çok enteresan, bu cümleden bizim hava korsanı ve uçak kaçırma emelli insanlar olduğumuz izlenimini edinmeyin. uçağa geç kalacaktık manasında söyledim )
hayırlı işler, bol güneşler
7 Ağustos 2007 Salı
hiroshima mon amour

başlıksız

6 Ağustos 2007 Pazartesi
adana'nın yolları taştan

bir önceki yazımı okuduysanız burnumun direğinin sızladığını müsebbebimin keremo olduğunu bilirsiniz ( okumadıysanız da okumuş gibi yapın arkadaşlar ). işte o hadise burun direği değil, gönül teli titremesiymiş. minik kuşum bana seyahati boyunca telefonda " anne doktorlar film çekti, kolum üç hafta alçıda kalacakmış " diye kolunun kırıldığını anlattı da ben senaryo yazdığını düşündüm. kendileri daha evvel bir pazar günü babasıyla gittiği işyeri ziyareti dönüşü burnundaki bandajlarla yüreğimi ağzıma getirmişti. pencereden sargılı burnu görünce nasıl sokak kapısına yetiştiğimi bilemiyorum. yanına bir gittim ki; bizimki gülerek burnunun altında ve üstündeki yarabantlarını çıkarıyor. korkmamdan da o kadar keyifli ki!!! meğer işyerinde yarabantı bulunca aklına böyle bir fikir gelmiş, memoşun dediğine göre aynaya filan bakmaksızın burun deliklerinin üstüne ve burun kemiğinin üstüne bantları çekivermiş. şimdi aynı numaranın tekrarlandığını düşündüm, doğal olarak.
halamız ( melek abla ) üzüm toplamak için merdivene çıkarken en üst basamaktan aşağı düşüp dizini ( abartmıyorum 50 dikişlik ) parçalamış. keremo da merdivenin yanından kaçmış ve çok korkmuş halası düşünce. dahası halasının düştüğünü diğerlerine de o haber vermiş. hastane ve müdahale aşamalarına da refakat ettiğinden, kendi koluyla ilgili anlattıklarını hayal gücü yardımıyla oluşturduğunu sandım.
meğer koltuğun en tepesinden spaydırmen ( yapımcılarının kulaklarını feci şekilde çınlatırım ) taklidi yapmak için atlayınca direkt sol kolunun üzerine düşmüş ( üstelik kendisi solak ). gecenin onbirinde hastane bulamayıp kasabadan şehire dönmüşler. ertesi gün kontroller filan. çarşamba gece başladıkları yolculuğun ilk iki günü hastanelerde geçmiş. cumartesi de halamızın düşüşü bizimkilerin üzüntüsüne tuz biber ekmiş.
keremo dün gece döndü eve, minicik kolu sargılı sargılı halasının nasıl düştüğünü anlatıyor. çok korkmuşlar, belli. sargılı sargılı sarıldık birbirimize. naz yaptı epeyce, hiç sesimi çıkarmadım. yıkadım usulca, giydirdim. koynuma aldım, kokladım kokladım... öylece uyuyakalmışız. haziran'da bensiz seyahate gittiğinde de aynı şeyi söylemiştim; ben keremosuz kalabilecek kadar büyümemişim. bundan sonra anca beraber kanca beraber ( tam bir tekerleme canavarıyım ben, özlü söz ve de atasözü hatta. ne yapayım, böyle öğretilmişiz ). ekim'de ( inşallah ) yapmayı planladığımız ( henüz açıklamıyorum, netleşsin söylerim ) tatilimiz için hazırlıklarımıza başladık. benim açımdan; yıllardır zaten yapmayı istediğim bir yolculuğa keremo ile çıkmak ayrı bir heyecan unsuru oluşturuyor.hadi hayırlısı diyorum ve kapanış cümlemi sunuyorum; oğlum öğrendin mi; etki tepki dünyası, zemine doğru ışık hızıyla uçarsan zemin de seni otomatik kapı misali çarpar.
adana'nın yolları taştan, ortopedik sorunlar adamı çıkarır zıvanadan ( hayatımda gördüğüm en çok ortopedik probleme sahip haklı olan ülke ( bu cümle daha kısa kurulabilir miydi? ) mısır. geceleri bile farklarını yakmayan taksiler, frene basmayı bilmeyen sürücüler sayesinde o kadar çok kolu, bacağı kırık olan insan var ki, anlatamam. karşıdan karşıya geçerken ( pek çok yerde trafik ışıkları namevcut ) parapant veya bungee jumping yaparken salgıladığınız kadar adrenalin salıyorsunuz çayıra mevlam kayıra )
şu sıralar oldukça hareketli ve ilginç günler yaşıyoruz, yazıyı yazarken bile etrafımda gündem değişmekte. işbu sebeple, şu andan itibaren alıcı ve vericilerimi kapatıyorum. daha fazla heyecanı kaldıramaz bu yürek.
4 Ağustos 2007 Cumartesi
çomartesi postası
canlarım, bugün size neşeli bir yazı yazacaktım, planlamıştım kafamda, oooh haftasonunuz iyi geçsin neşelenin filan şeklinde temennileri oluşturacaktı kelimelerim ki; pat diye gündemim değişti. ne yazık ki gri bir yazı bekliyor sizleri, buyrun, şöyle geçin. gözünüze kestirdiğiniz en rahat koltuğa oturun ve dinleyin.. 30 Temmuz 2007 Pazartesi
temmuzu da yedik

iyi haftalar... iyi temmuz son haftası diliyorum hepinize. şimdiye kadar genellikle eylül gibi " vayyy be, koca sene geçmiş, farketmemişim " diyen ben bu sene ( 2007 itibarıyle farklı biri olacağımı daha evvel anlattığım arkadaşlarım bilirler ) bugün geçen ayların ne çok olduğunu, hızlıca geçtiklerini yakalamış bulunmaktayım. uyanıyorum, uyanıyoruz hatta. evren uyanıyor. hepimiz açıkgöz insanlar olacağız, bu dünyanın anasından emdiği sütü burnundan getireceğiz. ha gayret.
çomartesi deniz'in " aaa yoksa bize mi geliyorsunuz keremo'yla " mesajına kayıtsız kalmamak adına yine onlara gittik ( denizlerde yaşıyoruz sanmayın, aslında çok sık görüşemiyoruz, bu aralar öyle denk geldi ) bizim fareler 5 dakika anlaşma rolleri yaptılar, 1 saat kavga. sonra cengiz'in eve gelmesi bizimkileri iyice fişekleyen ateş oldu. keremo'ya şöyle bir motor turu attırmak için yokuş yukarı cengiz hamle yapınca ardıçcım da çalışma düğmesine basılmış gibi arkalarından koşmaya başladı. ama nasıl koşmak.. deniz evde kahve yapıyor, elimde cengiz'in getirdiği nevaleler, yokuştan aşağı bir vesait geliyor ve ardıç ok yayadan fırlamış hızında ilerliyor. zar zor yetiştim, gerçekten zar zor. " hadi durağa gidelim, taksici motorcu gelince keremo'yu indirip seni bindirsin " kandırmaçıyla kapıya doğru benimle yürümeye ikna edebildim. motor sevdaları bittikten sonra eve girdik. kahve ve kek ikilisi bizi tok tutmasına rağmen cengiz'in deneysel balık çalışması da ağzımızı suladırdığından mutfağa seğirttik. deniz'le benim salatamıza cengiz'in zencefilli balığı ( mezgit ) eşlik etti. balığı soslarken zencefil ilave hiç etmemiştim ben bugüne kadar ama gerçekten çok lezzetli oluyor. mutlaka deneyin. kendisinden tarif isterseniz eminim verir de hatta.
çocuklar her zamanki gibi katı gıdalar yerine meyve suyu içip uzaklaştılar sofradan, aç olmadığımızı iddia eden deniz'le ben neredeyse kılçıkları bile yiyecektik ( açık hava acıktırıyor canım, biz ne yapalım ? ). cengiz çocukları sakinleştirip bize sükunet dolu bir ortam sözü verdi, hemen çay, salıncak, kek hayaline başladık deniz'le... ve cengiz gitti uyudu. herhalde biz yanlış anladık vaatlerini ( aynen politikacılar gibi, bol keseden at dur, icraat vakti dikkati başka yöne çek ). yaşlanıp yaşlanmadığımızı anlamaya çalışarak çay - kek olayına devam ettik. yaşlanma konusunu bizi epeydir görmemiş arkadaşlarla irdelemeye karar verdik, biz birbirimizden anlamıyoruz çünkü, hep aynıyız gibi.
günün sonunda bizimkiler o kadar birbirlerine çemkirir hale geldiler ki, keremo elindeki tüfekle ardıç'ın çene ve boynunu çizdi. ardıç onu duvardan atmaya çalıştı. " tamam hadi eve gidiyoruz, zarar veriyorsunuz birbirinize " çözümümüze ardıç'ın yorumu veriyorum;
ama siz gidince ben burda tek başıma oluyorum ve yalnız oynuyorum ve o zaman çok üzülüyorum!!!!!!!!!
" iyi de birbirinizi yiyiyorsunuz, olmaz gitmemiz lazım " diyecek oluyorum
" yemiycez artık, arkadaş olucaz, kavga etmiycez " cevabını alıyorum. en son havai fişek gösterisini başlatınca deniz anladık ki kapanış saati gelmiş. biz yola koyulduk. ama olmayacak böyle, söyleyeceğim deniz'e her seferinde havaifişek havaifişek. " kardeşim bizim için bunca parayı sokağa atma, üzülüyorum, bir daha gelmem yoksa " diyeceğim.
yolda keremo nabzımı yokladı tekrar ardıç'lara dönme konusunda beni ikna edebilir mi diye. metin durdum, sert ve de kararlı; ikna olmadım. mehmet'i arayıp ( telefon edeceğim zaman sağa güvenli bir yere arabayı çektim ) annemlerde çiğköfte partisi olduğunu, gitmek isteyip istemeyeceğini sordum, daha cevabı duymadan keremo başladı " ben de partiye gitceeeem, ben neden partiye gidemiyor muşum? ben parti çok seviyorum, benim hiç partim yooook " sanki lisan dersinde " parti kelimesini cümle içinde kullan " ödevi vermişiz!
( bir anekdot: bir öğrencim vardı benim; abdullah. ingilizce ve matematik çalışırdık beraber, ama ne çalışmak... mesela derdi ki " abla gel senle iddiaya girelim, ben kazanırsam ders yapmayalım, sen kazanırsan yapalım " iddia konusu abdullah'ın bir insanın yüzüne baktığında ilk sağ göze mi sol göze mi baktığı oluyordu ve inanmazsınız çoğunlukla ben kazanıyordum. bir kez duş alırken annem banyonun kapısından seslenip " abdullah telefonda, dersle ilgili birşey soracakmış dedi. nihayet derslere ilgi duymaya başladı afferim çocuğa diyerek havluya sarınıp çıktım. telefonda abdullah " abla, beyazıt kelimesini cümle içinde kullanmam lazım " dedi. " hımmm, ee beyazıt is a wonderful... " derken ben abdullah sözümü kesti " hayır abla hayır, Türkçe cümlede kullanacağız " abdullar hatta bir problem var galiba duyamıyorum diyerek telefonu kapattım ve duşuma geri döndüm )
eve feryat figan ulaştık. denizlerin bahçesindeyken saçlarına, kulaklarına, tırnak içlerine ve hatta ayak parmak aralarına doldurarak bize getirdiği toprakları bünyesinden ayırırken keremo'ya partinin büyükler için olduğunu anlattım. uyudu. uzun süredir görmediğim dayım da partiye (!) geldiğinden keremo'yu uyur halde mehmet'le bırakıp hemen annemlere gittim. 5 dakika sonra döndüm ve mehmet acıların partisine duhul etti.
ben de kayısılı cheese cake yaptım ( ilham gelmişti de, zat olan değil, hissiyat olan ). sabah kahvaltı - havuz - sohbet triosu saatler geçtikçe yerini temizlik yapma zorunluluğu - süre kısıtlılığı ve üşengeçlik karabasanına bıraktı. ama yılmadım, temizliğimi yaptım, hatta üstüne çorlulu ali paşa'ya gidip elmalı nargileme ( diğerleri ağır geliyor da ) sodamı eşlik ettirttim, açık olan bir kaç kitapçıyı dolaştım, ölümsüzlük peşinde gılgamış'ı aldım. yüksel'le buluştum, birlikte kahve içtik. annemle bugün zwolle'ye gidecek dayıma güle güle ziyaretinde eşlik ettim. eve döndüğümde saat 1:30 olmuştu. yorgunluktan harap ve bitap düşmüş olan ben, yarı canlı bedenimi sürükleyerek yatağa götürdüm. üstüne hafif birşeyler bile örtmeden usulca bıraktım uyusun diye. kendimce çıkardığım dersler; 1) haftasonları çoğunlukla yorucu ( biraz da sıkıcı ) 2) iki küçük çocukla uzun süre seyahat etmeye cesaret edemezdim 3) akran çocuklar birbirlerine güç gösterisi yapmaya bayılıyorlar 4) birisi size fazla güzel vaatler veriyorsa inanmayın 5) uzun yazılar da çok sıkıcıdır, eminim bu mesajı da kimse okumuyordur. hatta maç anlatabilirim bile; mesela final four'da bir keresinde yunanistan ile ispanya karşılaşmıştı. tabi ben ispanyoldum o maçta. son saniyelerde yunanistan öne geçti " neyse, n'apalım, o da konşi " diye kendimi teselli ederken son atakla ispanya maçı almıştı ve çok mutlu olmuştum. hocam buraya kadar okuduysan kesin sıfırı basacaksındır :-))))
not: yukardaki fotoğraf denizlerin bahçe.. neden her hafta sonları orada olduğumuz anlaşılıyordur herhalde :-)
27 Temmuz 2007 Cuma
yalannnnn dünya, herşey bomboş

sevgiler
not: yukardaki resim pandora'nın kutusunu açan bir huriyi anlatıyor. tabi ki bu ben değilim, önceki fotoğraflardan beni tanıyorsunuz ya :-)))26 Temmuz 2007 Perşembe
celilo
not: burada yayımlanan yazılar tamamen haLay ürünü olup, gerçek kişi ve kurumlarla hiçbir ilgisi yoktur... inanılır oldu değil mi? zaten aradığınız numaraya da şu an ulaşılamıyor :-)))))))
celilo adlı ziyaretçimizle yapılan söyleşi; sorular gül ve yüksel'den..
yüksel : celilo, arkadaşlar cafe açsa her öğlen orda yemek yer misin?
celilo : nerede olduğuna bağlı, mesela kayseri'de olursa nasıl hergün giderim?
gül : seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsun?
celilo : benim için hiçbir sey değişmedi ( hımmm, ak partili, demek ki oy veren üçüncü kişiyi de bulduk ), mevcut partiler arasında kendime en yakın bulduğum onlar.
gül : saadet ve ak parti farkı ne sence?
celilo : saadet partisi kendini modernize edemedi ve ben ak partiyi daha samimi buluyorum. idari kadroyu tabi ki kastediyorum.
yüksel : savunduklarının aksine gayri müslimlerle işbirliği yapmalarını nasıl karşılıyorsun?
celilo : entegre oldukları sonucuna bağlıyorum. önemli olan idarecilerdir. bir şirketin sahipleri değişmedikçe gelen müdürlerin ehhemmiyeti yoktur.
yüksel : chp hezimete uğradı mı sence?
celilo : meydanlarda ki insanlar nerede bilemiyorum. toplu bir ölüm de olmadı ülkemde çok şükür.
gül : bağımsızlar için ne düşünüyorsun?
celilo : akıllı olduklarını düşünüyorum
gül : sebahat tuncel???
celilo : pkk'nın dağ kadrosundandı, kuzey ırak'tan gelirken dağda yakalandı. bunu herkes biliyor. bayramtepe ve bağcılar'dakilerin oylarıyla geldi. milletvekili maaşını alamamalı ve meclis bu yasayı düzeltip onların vekilimiz olmasına engel olmalı?
gül : leyla zana'nın son sıçrattığı fikirleri?
celilo : o son anda ortaya çıkan bir şey değil. otuz yılın söylemi. onun söylemesiyle bir şey olmaz. onların seçmeni takım tutar gibi parti tutuyor. onlardan bir şey çıkmaz. leyla zana en uç düşüncede olduğundan herkesin fikrinin bu olduğunu düşünmüyorum. sonuçta enin benim gibi düşünen de fazla insan var.
gül : doğuda bazı illerde de şaşırtıcı sonuçlar alındı.
celilo : evet, çünkü ordu karşıtı olarak akp'yi görüyorlar. askeri kendine yakın bulmadığından da akp'ye yanaşıyor. bir yazarın sözünden alıntı " bizim halkımız askerliği pergamber ocağı olarak nitelendirdiğinden seviyordu, şimdi ki komutanları ise yandaş görmüyor, yakın bulmuyor. arada uçurum var. onun temsilcisi olarak askeri de sevmiyor.
gül : geçenlerde başbakan dedi ki; cumhurbaşkanını seçemezsek referanduma gideceğiz. bu da bizim başkanlık sistemi için yolumuzu açacaktır. tek başkan, halkın seçilmişi.
yüksel : sen ananı da al git cümlesi???
celilo : halkın içinden bir adam, aynen bizim gibi konuşuyor. orda " annenizi alınız, gidiniz " dese bu normal olur mu?
yüksel : bülent arınç'ın " sen kimle konuşuyorsun farkında mısın cümlesi?
celilo : yeterince saygı görmüyorsa meclisin başkanı, milletin meclisinin başkanı. insanların kimle konuştuğunu bilmesi lazım. bülent arınç gerçekten çok saygıdeğer bir insan. oğlunu ( rahmetli ) çok iyi tanırdım, bülent beye de saygım sonsuzdur.
gül : kadın - erkek eşitliği?
celilo : kadın - erkek eşit değil, eş olmalı. ayakkabının birbirine eş olan ama eşit olmayan tekleri gibi. ikisi de gerekli, tamamlayıcı. tüm canlılarda bu böyle.
gül : kadın sadece erkeğe eş olsun diye mi var?
celilo : erkek de aynı şekilde kadına eş olsun diye var. sağ ve sol el farklı ama bir cismi kaldırmak için ikisi işbirliği yapıyor. sadece sağ tek ayakkabılarla yürüyemezsin, hakeza solla da. penguenlerde babalar dört ay yavrularını ayaklarının altında ısıtır. ben akşama kadar sokaklarda soytarılık yapıyorum eşim çocuklara bakıyor. eşim soytarılık yapsa ben çocuklara bakamam.
newton eksik bulmuş

günlerdir ( hatta aylardır ) üstüste negatif iyon yüklü haberler alıyorum. pek çoğunda kişisel yağmurlarım yağıyor ( çok sulugöz olduğumdan bahsetmiştim ya ). bu hafta hergün, üstüme üstüme flash haberler geldi, ama nasıl flash nasıl flash anlatamam yani. dün duyduklarıma üzülmem bitmeden bugün yenileri gelince artık kendimi beton külçesi gibi hissettim. ne yapsam kaldıramıyorum, ıh ıhh, yok, yürümek istemez bacaklarım, kollarım kalkmaz, sırtım yatağa montelenmiş. bu esnada tek güzel şey camdan gelen hafif rüzgarın benim minik kuşumu ürpetip bana doğru sokulmasını sağlamasıydı. geldi koynuma, bir kedi yavrusu gibi sığınıverdi. nasıl güzel kokuyor, nasıl anlatamam. az sonra uyandı ve " suuuu, anne suuu " dedi. suyumuz hep küçük pet şişede yanımızdadır. kapağını açtım ve uzattım.
teşekkürünü veriyorum " sen ne biçim annesin, ben sana suyu ver dedim, kapağını aç dedim mi? ne demek istediğimi anlamıyor musun? " baktım iş uzayacak, usulcacık giyindim, salonda, bir rüzgarla karşılaşabilme umuduyla uyuklayan mehmet'e " keremo seni çağırıyor " dedim. mehmet yanına gidince de benim küşük böcüüüm sustu. betondan gövdemi sürükleye sürükleye işe geldim.
aslında bu kertede pessimist bir yazı yazmak istemiyordum, iş komşularım isteyince yazayım dedim. arkadaşlar; küçük mutsuzluklar birikiyor da ( eskiden barajlarda da birikirdi, tevellütü eski olanlar anımsar ), mutluluklar neden birikmiyor? yok mu öyle bir banka, iktisadi mevhum filan?
" getirin küçük mutluluklarınızı, üç ay sonra nurtopu gibi iki katı mutluluk verelim size? "
" haydeee, mutluluk biriktirici geldi hanııım. yok mu tasarruf ettiğiniz mutluluklar, sizin adınıza çoğaltalım ? "
beton gövdemle işe gelince, aldığım haberlerin ve ağır gövdemin yoğun baskısı sonucu yeniden musluklarımı açtım. yarım saat kadar o sular öyle boşa aktı gitti, yanaklarımı,
t-shirtümü ıslattılar. sonra bir ferahlama, bir ferahlama. şimdi zıp zıp toplar gibiyim desem inanın yani. ya da inanmayın, bilemiyorum. kendim küçücüğüm, sorunlar büyük. devler ülkesindeki gulliver gibiyim. size anlattığıma bakmayın, siz yabancı değilsiniz diye :-) çözümü kendim bulmalıyım, hatta kendimde bulmam daha iyi olur. şu satürn transitinden bir an evvel çıkmak lazım.
yaz geldi ve bütün ecnebi ülkelerde yaşayan akrabalar, tanıdıklar yurda geldiler. bir kısmı tatilini tamamlamış, dönüş hazırlıklarında. henüz hiçbirini ziyaret edemedim; yooo pardon bir aileyi ziyaret ettim. artık onlar diğerlerine anlatsın. çünkü bu görülmez ve duyulmaz adam halime bir süre daha devam etmek niyetlisiyim. kendim bile bünyeme fazla geliyorken başkalarını da düşünmeye bu naçizane kafatasım, ansefalim yer bulamaz. çok dolu olduğundan değil, sadece dağınıklıktan. toplamak lazım, lazım da kafamı toplamak dolabımı toplamak gibi değil ki! hepsini yere dök, tasnif et et yerleştir. öyle değil işte.
siz çok ağırlaşınca ne yaparsınız? nasıl toparlarsınız kendinizi? ya da iyice mi dağıtırsınız?
size anlatmadığım bir ağva seyahatim olduydu benim, sakladığımdan değil. konu oralara gelmedi. haziran 20'de mehmet bir antep seyahati yapmak durumunda kaldı. akşam saat onda gelip keremo'ya " oğlum ben antep'e gitmek zorundayım " dedi. keremo " ben de geleyim baba " dedi. yazın en sıcak günlerinden birini yaşadığımızdan " keremocum, olmaz annem, sen gitmesen daha iyi " dedim ( mantıklı anneyim ya ). mehmet " aslında götürsem mi ? " diye bana sorunca keremo " anneme yavaşça ne söylediğini duydum " dedi. mehmet sordu " ne dedim oğlum? ". keremo cevap verdi " sen ne dediğini biliyorsun!!! " odasına seğirtti ve kurbağa çantasını peşinde sürükleyerek yanımıza döndü " ben de geliyorum, hazırım " dedi.
( pasif ) anlayışlı anne-baba modelleri olarak gülümsedik, oğlumuza sarıldık. ben duygulandım, gözlerim doldu ( zaten hazırlar sululuk moduna geçmeye ). giysi vesair malzemelerini hazırladım ve benim küçük böcüüüm çarşamba akşamında pazar akşamına dek sürdüreceği seyahatine başladı, benim dört günlük saltanatıma da start vererek.
arkalarından ( küçük bir kap dolusu ) su döktükten sonra eve döndüm. yıkanmış çamaşırları astım. sonra öylece kalakaldım. bir süre evin içinde dolandım. biraz ütü yaptım, onları yerleştirdim. sonra bişeyler okudum. ıhh ıhhh, zaman geçmiyor. uyuyayım en iyisi diyerek yattım uyudum. ertesi gün bol bol telefonda konuşurum hayaliyle aradım ama bizim küçük bey " arabalara bakıyorum " bahanesiyle konuşmadı benimle. nasıl refüze oldum, nasıl. trip yapacak kimse de yok, kendi kendine de trip yapılmaz ki canım. neyse, perşembe akşamı dayımın ( ve eşinin ) yeni doğan bebeğine hayırlı olsun demeye gittim ( bebek 4 ayını doldurmuştu, biraz ayıp oldu gerçi ). eve döndüm, bir önceki akşamki yıkanmış çamaşırları ütüledim, yerleştirdim.. televizyonu karıştırdım, yok, bir şey yok, yapacak bir şey yok. uyudum. cuma günü bizim zehra ile tatil planları yapmaya başladık, gün içinde mobil halde olmam gerektiğinden ( sonra size başka bir yazıda anlatmayı planladığım, epey bir zamanımı uğruna heba ettikten sonra asıl yüzünü gördüğüm bir cins-i latifle birkaç yere gitmek durumunda kaldım) düzensiz iletişim kaynaklarıyla buluşma noktası koordinatı ayarladık; araba kullanma özürlü zehra'larının evinin bahçesi :-)
zehra'ya " sabah 7'de hazır ol " dedim amma velakin kendim 7:30'da uyandım. üstelik anadolu yakasına vapurla geçmek için iskeleye gittiğimde olağanüstü güzel bir vaporetto gördüm vee bir kaç fotosunu çekmek üzere telefonumu çıkardım, o vapuru kaçırma pahasına. işte o an farkettim kiii telefonum kapalıymış. o ana kadar oooh, mis zehra da uyanmamış demek ki, uyansa arardı söylemiyle kendimi rahatlatıyordum. telefonu açar açmaz mesajlar ve hemen akabinde " geldiğin an seni öldüreceğim " tehditleri aldım. pişkince " zehra hemen kapat, ben seni arayacağım " atlatması yapmak zorunda kaldım. ne yani o devasa gemi kütlesini konuşurken çekemeyeceğime ve zehra ile iki dakika sonra da konuşabileceğime göre haklı değil miyim bu talebimde?
bol fotodan sonra hemen iskeleye koştum, bir sonraki vapura yetiştim. üsküdar'a yanaştık. zehrişkoma çok güzel ve büyük bir demet lilalı - beyazlı - morlu çiçek aldım. çengelköy'e doğru yola koyuldum. zehra'lara ulaştığımda sabah saat 8:30'du. ters yönden gelen bir motosikleti gören trafik polisi cadde ortasında aynen şu anonsu yaptı: sen ters yönden mi geldin? ( lütfen bunu sesli olarak ve ağzınıza elinizi megafon misali yaslayarak okuyunuz )
motosiklet sürücüsü cevap verdi : hayır abi
polis : haaa, demek benim gözlerim bozuk. ben bugün bir doktora gidip gözlerime baktırayım.
işyerini açmakta olan manav, ben, minibüs şoförleri, gülmekten harap düştüktük. megafonla yapılan muhabbete bakın ya, güzel yurdum benim.
neyse efendim, zehracım sabah 7'den o saate kadar arabanın içinde beni beklemiş, gittiğimde biraz ( hatta daha fazla ) sinirliydi. çiçekleri verdim. barıştık, yola çıktık. hemen benzin ve açlıktan ölmemek için yiyecekler aldık ( taaa yeni gine'ye gidiyoruz, yol uzun tabi ) neyse şile'yi geçip ( keşke şili olsaydı ) ağva yoluna girdikten sonra ( şarkı söyleye söyleye geçtiğimiz mis gibi orman yolları bu arada, yol tünel gibi ve çatı da ağaç dallarından müteşekkil , kıskandırmak gibi olmasın ) hemen sağa çekip kahvaltı pikniği yaptık. açlıktan ölme riskini başımızdan savdıktan sonra konaklayacağımız tesise gittik. neyse ki tranquilla'daki kahvaltı servisi bitmemişti. sandviçlerle geçiştirdiğimiz açlık nöbetimiz geri döndü ve oturup bu kez de mükellef bir kahvaltı ziyafeti çektik kendimize.
hemeeeeen deniz bisikletine atladık, vıınnnnn karadeniz. o kadar serin, böcekli ve tuzluydu ki ( tadına da baktık mecburen, madem içine girios tadını da bilmek lazım diye ). iki atlı resmen çocuklardan da şendik. çok güzeldi çooooook. sakindi kumsal. az insan, güneşli hava, karnımız tok, serin deniz. ohhh missss yani.
akşam dönüşte ( ben yine acıkmıştım da, o kadar yüzme, güneşlenme, deniz bisikleti maceramız ve konuşma, gülme acıktırıyor beni, ne yapayım? ) göksu'da biraz dolaştık süper yunus bisikletimizle. saat 7'de sofra başındaydık. 8'e doğru başlangıçlar geldi. 9'a doğru ana yemek. sofradan kalktığımızda diğer konuklar yeni yeni masaları dolduruyorlardı. ağva'ya indik, iki dakikada ortalığı kolaçan edip tranquilla'ya döndük veeee günün en güzel anı; hamak boş :-))))))) hemen kurulduk tabi, zehra üşüdüğü için bir hırka bulduk ona, geceyarısına kadar sürecek felsefe, gevezelik, dedikodu, mistik güçler, seri katiller ve envai konu başlığıyla bezeli konuşmamıza başladık. sofradan kalkan konuklar hevesle parsellediğimiz hamağa doğru geliyor, karanlıkta bizi göremedikleri için heyecanla başladıkları yönelme, biraz yaklaşıp bizi farkettiklerinde ani istikamet değişikliğiyle sonuçlanıyordu. yıldızlar ( yıllardır görmediğim büyük ve küçük ayıya da rastladım orda, hani ilkokul kitaplarımızda anlatılırdı ya, işte onlar hala varlar ve çok güzeller ) hava ve çimlerimiz o kadar güzeldi ki, vadim o kadar yeşildi ki...
geceyarısı sızlayan omuz, sırt ve bacaklarımızı da alarak, klimasızlıktan sauna ambiansı sağlayan odamıza gittik. kalın kumaştan cibinlik kendimizi iyica kapana kısılmış hissettirdiğinden kurda kuşa yem olma riskini göze alıp nefes alabilme şansını seçtik. sabah uyandığımızda her yerimiz hala ağrıyordu, sinek, böcek ısırığını kontrol etmeksizin hemen yunus bisikletimize koştuk, denize gittik. karadeniz daha da serindi ve böcekler gitmişti. ancak pazar gününden faydalanmak isteyen yüzlerce insan doldurmuştu kumsalı ( bize özel bir yer olduğunu bilmediklerinden olacak, ayıp olmasın diye ses çıkarmadık ). biraz sonra yine acıktığımızdan hemen geri döndük, kahvaltımızı ettik. sinirli halimiz geçti ( ben açken çok sinirli olurum da ). toparlanıp yola koyulduk. kaza tehlikesi atlattık, ama zehra onun tehlike olmadığını kazanın bizzat kendisi olduğunu iddia edip durdu. kaza dediği şey yanımızdan geçen minibüsün uyarı kornası çalmasıydı. dondurma yiyerek ve bildiğimiz tüm şarkıları katlederek geldik. bizim pamuk prensesi evine bıraktım ve dahi arabasını da. üsküdar'a beni bırakmaması ve kendimin bu transport işini halledebileceğime dair hasan amca'yla ufak bir polemik yaşayarak ( hasan amca olayı kuşak çatışmasına bile getirdi, bu arada inanın kendisi 5. kat balkonundan bahçedeki bana sesleniyor :-))) üsküdar'a sağsalim ulaştım. üsküdar'da bu kez duyduğum anonsu veriyorum:
trafik polisi : taksiciler, siz şimdi çayınızı için, tostunuzu yiyin, bu araçlarınızı çekmeyin burdan. sonra da ceza makbuzu gelince " ulan ben bu cezayı niye yedim " dersiniz.
:-)))) yurdum insanı, yurdum polisi..
hemen ardısıra meydanda başbakanın banttan bir konuşması çınladı. o biter bitmez de mhp'li bir grubun canlı olarak atışma metni.. o kadar komikti ki.. her yerim sızlayarak vapura bindim. dışarda oturarak serbest anne olark geçirdiğim 2 günün tadını iyice duyumsayarak vapur yolculuğunun ardından superman yüksel'in aracıyla evime döndüm. bu esnada nasıl bir vaicdan azabı başladı; onca gündür ( 1,5 uzuuuuun gün ) oğlumu yabanellere gönderdiğimi, kendimi de arkadaşlarla eğlenceye verdiğimi, kötü bir anne olduğumu, kalpsiz ve de umarsızca davrandığımı, madem o muhteşem naturaya gidecektim oğlumu da yanıma alabilirdim gibi türlü düşüncelere garkoldum. tatilin keyfi, duygusuz ve ilgisiz anne olmanın hegamonyasına yenik düştü. nasıl hislendim, vicdan azabı filan bastı beni. zaten hafta içi çalışıyorum, haftasonu da alıp başımı arkadaşımla tatile gidiyorum, oğlumu da alabilirdim. yuf bana.
eve gittiğimde keremo da dönmüştü " annecim ben daha tek başıma kalacak kadar büyümedim, lütfen beni bırakıp gitme " dedim. sarıldık, öpüştük, öpüştük... annesinin kuzusu. özgürlük güzel olmasına güzel de alışık olmayanda pek tuhaf duruyor canım.
seçtik

21 Temmuz 2007 Cumartesi
seçmek ya da seçmemek
( yukarıdaki fotoğrafta kararlı bir seçmen görüyorsunuz, yıllardır aynı ideolojiye oy veren, kimsenin istikametini bozamadığı. kararlı olmak böyle bir şey olmalı, ne istediğini bilen, ona göre yaşamını presiplerle bezeyen )tüm dünyanın gözünü bizim üzerimize çeviren ( yazılı basınımızdan aşırtma bir cümle, yoksa benim şahsi olarak bir fikrim yok; dünyanın gözü bizde mi değil mi diye ? ) seçim günü kaçınılmaz olarak geldi; yarınnnnn.
pek politika bilgim yoktur benim. savunmamsa var; eee 80 kuşağıyız biz , apolitiğiz, depolitiğiz ve nepolitiğiz, soğuk bakarız politikaya ( müslüm baba misali: bırrrrrrrrr ). devlet potansiyel gücümün farkında, bile bile yaptılar o anayasayı ki beni uzaklaştırsınlar politikadan. aksi halde dünyanın gidişine yeni yön veren liderlerden olacağımı biliyorlardı. çok sıkı muhbirleri olduğundan benimle ilgili istihbaratları kuvvetli yani.
nitekim; önce oy verme hakkımı elimden almaya çalıştılar bana seçmen kağıdı vermeyerek ( asıl sebep başka, taşındığımız halde ikametgahımızı yeni yere nakletmeyi mehmet de bendeniz de atlamışız. eskiden neredeyse her evden dışarı çıktığımızda gereken ikametgah kaydı ve nüfus cüzdan sureti şimdilerde pek gerekmiyor bu sebeple muhtarlığın yerini bile öğrenmemişiz. işbu sebepten herkes " kime oy vereceksin ? " sorularına başlamadan aklımıza seçmen kağıdı / muhtarlık düeti gelmedi ) politika arenasından uzak tutmaya çalıştılar. ama aslan yürekli mehmet seçmen olma hakkımızı yeniden kazanmamızı sağladı, çok uğraştı bunun için, çok savaşlar verdi, tehlikeler göze aldı, herşeyin bir bedeli olmalı canım ( eski muhtarlığımıza, yani bir mahalle öteye giderek ). heeeeeyt be, kim tutar beni, kullanacağım oyumu. demokrasi, demokles, kılıç, özgürlüğüm engellenemez!!!!!!!!
gelgelelim oyumu ona mı, buna mı yoksa şuna mı vermeliyim bilmiyorum. artı ve eksileriyle düşündüğümde kusura bakmasınlar ama ortaya bir ehven-i şer çıkmıyor. moralleri bozulmasın diye bir ilave yapayım; hepimizin kusurları var zaten, değil mi ama? keşke hep beraber hareket edebilsek ve kimseye oy vermesek. hepimiz. sonuçlar açıklandığında her biri ikişer üçer oy almış olsa. o kadar oyu alırlar zannedersem. bu kertede yüksek ikna kabiliyetime rağmen parti yöneticilerini de kimseye oy vermemeye ikna edebileceğimi sanmıyorum. çok ısrar ederseniz sizin için denerim; ama fazla bel bağlamayın bana; söz vermiyorum. gerçi böyle bir halin tezahür etmesi durumunda seçimler yinelenir ve bir ton para boşa gidermiş, amaaaan zaten bir ton paramız hergün çeşitli sebeplerle eriyip gidiyor. böyle bir dersin bedeli bence parayla ölçülemez. hem o giden para benim, sizin ve onların. hepimiz kabul ettikten sonra kim ne diyebilir???
hiçbir partinin tüzüğünü okumadım, takım tutar gibi parti de tutmuyorum. zaten takım da tutuyor sayılmam; beşiktaş'ın renklerini çok zarif buluyorum, en sevdiğim renklerdir. işbu sebeple fahri beşiktaşlı sayılırım. partilerin renklerini de bilmiyorum, ama renge göre karar verilmez ki zaten! partiler konusunda mütereddit ruh halimi atak yapacak moda çeviremiyorum... zordayım anlayın. pegasus elimde, ben nereye gideceğime karar veremiyorum. zavallıcık benden kahramanlık bekliyor.
fransızların bir sözü varmış; kalbim solda ama cüzdanım sağ cebimde diye. ben pek romantik sayılmam, cüzdanım da daimi olarak çantamdadır. bu ipucundan da yararlanamıyorum.
20 Temmuz 2007 Cuma
bak anne taburem oldu benim!!!!!

18 Temmuz 2007 Çarşamba
psikolog musun avukat mı?

( fotoğrafın ne olduğunu merak edenler için veriyorum; en son vapurda, dolunaylı bir akşam denizin görüntüsü. ben çok sevdim, paylaşmak istedim )
küçük kız çocuğu
