29 Mart 2008 Cumartesi

aaah bu hayat çekilmeeez




sen olsan da olmasan da caaanıııım ahhh bu çile çekilmeeez. konu girişimden buhranlı bir yazı olacağını düşündünüz değil mi? yanıldınız. yarım, daha doğrusu 3/4 gün çalıştığım bir cumartesi günü karamsarlık olmaz :-)

az evvel bir yakınıma almak istediği dolabın neredeyse dörtte bir fiyatına indirime girdiğini söyledim. başka birine halini hatırını sordum, geldim iki ayrı gönderi hazırladım. birazdan da bir danimarka müşterisi gelecek ve akabinde 36 saatlik özgürlüğüm başlayacak. ayrıca söylenen o ki; haftasonu yağmur bekleniyormuş. ohh değmeyin keyfime.

birkaç gündür keremo ile hiç anlaşamıyoruz, boğaz boğaza kavga edesimiz var, o beni sinirlendirmek için neler yapması gerektiğini çok iyi biliyor, ben de onu kızdırabiliyorum, böylece günler hır-gür içinde geçip gidiyor. birkaç sene öncesine kadar o kadar iyi geçinirdik ki, iki muhteşem dost gibi, canımıniçi ile geçireceğim dakikaları iple çekerdim, şimdi hep kavga ediyoruz. tonla üzülsem de düzeltemiyorum bu durumu, çocuk hırçın, ben hırçın. sonunda yemeklere filan sakinleştirici katçam, görcez günümüzü. yarın mümkün olsa da yine keremo'yla beraber ormana, farklı habitatlara kaçabilsek.

aklıma gelmişken şu sms ile gelen reklamlara, yerlere tükürenlere, hazımsız insanlara, her işimize burnunu sokanlara, bizi küçük görenlere, ülkemizdeki kaotik ortama sebep olanlara, döviz kurlarını bastırıp bastırıp aniden patlatanlara, hırsızlık yapanlara ( küçük / büyük ), bir de M.M.B.'ye, A.H.U.'ya, A.A.'ya, G.A.Ç.'ye, M.A.'ya, H.A.'ya, G.A.'ya, M.Ş.'ye, F.İ.'ye, M.Ş.T.'ye, C.Ç.'ye, N.A.'ya. N.(K)?'ye, ve yine M.A. kod adlı başka bir şahısa, ve dahi pek çok kişiye sinir oluyorum.

sinir olmadıklarım ise şöyle sıralanabilir; keremo, yüksel, başak, hadi annem ve babamı da sayayım, mehmet, vuslat, zehra, başka bir mehmet daha, nesrin, banu, akcan, aysu, ayşegül, hasan amca, hüseyin, deniz, cengiz, ardıç, hasan bey, nurten, atiş, leyla abla, duygu, öznur abla, nevin, elif, ezme, firuz, celica, joan, arzucum, banu, inci, nihayet, akcan, meral abla, nuran abla, ilkay, gökçen, şehnaz abla,necdet amca, nevzat amca, azlı, sezacım, aslında mutlaka daha vardır da şu an aklıma gelenler bunlar sinir olmadıklarım baabında. insan öyle birden saymaya başlayınca afallıyor, neyse bir itiraf daha edeyim bunlar sadece sinir olmadıklarım değil aynı zamanda sevdiklerim. sizinle paylaşayım dedim sevgi pıtırcıklarım sizi :-P hade dağılın, bunca sevgi tomurcuğunu birarada görmek feci halde bunalttı beni. uzun bir süre görünmeyin gözüme, daaaaaalın çigan marşıyla...

28 Mart 2008 Cuma

trallallaaaaa


yazacak mecalim yok, yazmak istediğim bir konu da yok zaten. size mi küstüm, kendime mi bilemiyorum. belki bahar çarpmıştır, üzerinize afiyet bezginliğim de var. bugün minik kuşu doktora götürdüm öksürüğü sebebiyle. yirmi dakika beklediğimiz doktor muayenesini beş dakika içinde bitirdi. eminim hipokrat yeminini etmesi bile daha uzun sürüyordur. oooof of. yok mu bu memlekette market kasiyeri hızıyla değil de bir ebru ustası sabrıyla çocuğumla ilgienecek bir doktor????????????

ben derim ki mümkünse hastane doktorlarına gitmeyin, mümkünse kendi bünyesinde labı olan doktora da gitmeyin. nereden daha fazla para kazanacağı telaşına düştükleri için bin tane gereksiz test istiyorlar sizden. hatta mümkünse doktora gitmeyin.

sonuç itibarıyle keremo'nun yüzme dersleri bu haftasonu da yattı. umarım haftaya gidebiliriz. bizim eve bir siyah kuş geldi, pek güzel. kuvvetli filan. şekli şemali de çok şık. beğendik yani, aldık besliyoruz. Allah utandırmasın da diyeyim nazar filan karşıtı olaraktan.

bu yazı okumalık, lezzet almalık bir yazı değildi. sadece küçük notlar şeklinde ve Y.Ü. adındaki kıl doktora kınama cezası baabında. bu yazıyı okumamanıza hiçbir itirazım olmaz cancaaazlarım.

öperim sizi nezle nezle... ve hayat merdiveni isimli paslanmış, yorgun fotoğraf çalışmamı mahçup mahçup sunarım. buyrun, çıkın.

3 Mart 2008 Pazartesi

ad infinitum uniti

serpentum adhis memorantum ( ayyyy itiraf ediyorum başlıkta sadece bir anlam var; sonsuza kadar beraber. giriş cümlesi ise külliyen meaningless )... anlatmak istediğim çok şey var; bu yazıya da 3 mart 2008 pazartesi günü başlıyorum, ne zaman biter meçhul. neyse durun bakalım bir başlayalım;

2007'de muhtemelen paylaştığımız gibi varyant varyant sorunlarla karşılaşan ben ( gerçi makus talih yakamı 2005'ten beri bırakmıyor ya ) 2008'e dair pek çok ümit beslemekteyim. mamafih 2008'de yüzünü göstermeye başladı ve anladım ki ondan da pek hayır yok. gerçi ehven-i şer olmasını dilerim kendilerinin ama şüpheliyim. gelelim beni bu kertede döküleceğim bir yazı yazmaya iten nedenlere; insanlardaki korozyon, mutasyon, ne bileyim nasıl desem insani meziyetlerden alabildiğine uzaklaşma, standart özelliklerin birer birer erdem haline dönüşmesi gibi konulardan bahsetmek durumundayım.

rölatif olarak relative olan insanlarım ( akraba kelimesi bana hem fonetik hem de anlam olarak akbabaları hatırlattığından " akraba demek istemiyorum. relative diyelim ) hepsi homo sapiens sınıfından uzak insanlar, dayı, amca, hala, teyze... hepsi süper. hangisi önce gözlerimi oyabilecek diye yarışıyorlar kendi aralarında. bende birincilik madalyasını hepsine veriyorum. hayır anlamıyorum ki insanın bir tane mi düzgün akrabası olmaz. hayır efendim olmuyor. bizimle çalışan mısto lakaplı düzenbaz bir arkadaşımız ssk'dan hasta olduğuna dair rapor alıp başka bir firmada çalışmaya başlıyor. bunu ne ssk'ya ne de çalışma müfettişlerine anlatma ve nasıl kandırıldıklarına ikna etme şansımız yok. ne tuhaf değil mi? ayrıca bu yılın getirdiği bir fevrilik midir bilemiyorum insanlarda bir afra bir tafra... birşey değil aslında da bana hafiften hırr denince ben direkt saldırıya geçiyorum tabi kötü oluyor. haftalardır sürekli kavga modundayım. aslında içten içe tükendim, itiraf ediyorum. amma velakin ortam düzelmediğinden başka moda da geçemiyorum. azıcık alttan alsam, sakin olsam dünya hemen zıvanadan çıkıyor; diyorum kendi kendime " hop hop hooop değil tonton, dünyanın sana ihtiyacı var " ve anında hırrrrr hale getiriyorum kendimi.

bugün aslında 19 mart 2010. bu yazıyı bir yerlerde unutmuşum. oldukça paranoid bir haldeyken yazmışım belli. şimdi daha kendim odaklı bir ruh halindeyim, açıkçası artık burda bahsedilenler çok da umurumda değil. herkesi yolunu bulmaya çalışan zavallı karıncalar gibi görüyorum. bir ben normalim, aslında ben de normal değilim... çünkü ben atlas'ım ve dünya benim sırtımda. düş sırtımdan demek istiyorum ve selamlar yolluyorum..

23 Şubat 2008 Cumartesi

sosyal patlama


geçen hafta salı; 12 Şubat 2008 günü korkularımdan biriyle yüzleştim; evimize hırsız girdi. kendince bizim mütevazi evimizde ne bulduysa götürmüş. en önemlisi de babamın anneme evlenirken hediye ettiği yüzük. olan iki üç parça kuyum ürünüm de namevcut artık. hırsızdan yana korkum yok gayrı :-). mamafih benim nadide! mücevherlerim hırsız efendi veya hanfendiyi memnun etmediği için giysi, çizme ve parfümümü de almış. buna ilaveten bademyağımı ve de ev pabucumu almış eşşolubeşkulak. en tuhafı da giyilmiş, eskimiş, ayak kokumun sindiği pabucumu alması pabucumun hırsızının. fetişi mi var anlamadım. birinin gizlice evinize sızıp, kişisel yaşam alanınıza - kısa süreliğine dahi olsa - müdahale etmesi ne sinir bozucu bir durumdur.

evin darmadağın edilmesi de işin cabası. aklıma gelmişken konu ile ilgili bir anımı paylaşayım sizlerle; bu kule eve taşınmadan önce annemlerin karşısındaki apartmanda birinci katta oturuyorduk. pencerelerde muhafaza demiri yok, apartman kapısı her daim açık bir apartmandı kendileri. bir de belki daha evvel bahsi geçmiştir; keremo'nun babası evin her daim derli toplu, müze gibi olmasına muhaliftir. canlı, yaşayan, içinde yaşanan evin dağınık, düzensiz ve eve ayakkabı ile girerken tereddüt etmeyeceğin temizlikte (!) olması gerektiğini savunur. iş bu sebeple yılın belli zamanı benim istediğim gibi düzenli, temiz, müzeevde yaşarız, kalanını da halkalı çöplüğünün bizim ev şubesinde. neys efenim bir gün işten geldim, annemden keremo'yu aldım. bizim evin kapısını açarken bir de baktım ki kapı kilitlenmemiş. sadece çekilip kapatılmış. ammmaaan kesin hırsız girdi paniğiyle ben keremo'yu kapıda beklettim, kendim de hemen mutfaktan bir bıçak alıp evi kolaçan ettim. kimse yok, hemen annemleri aradım ve babamdan bize gelmesini rica ettim. bu arada tüm kapılar açık, keremo kapıda bekliyor filan ki birşey olursa kuzu kuzu me kaçabilsin. çünkü hırsız zorro ya, boğuşma filan olabilir aramızda, keremo zarar görmesin bu arada. ben de zaten xenia, savaşırım yani adamla, problem değil. babam geldi, evi kontrol etti ve
" evet haklısın hırsız girmiş " dedi.
" nereden anladın baba? " dedim.
" arka odayı darmadağın etmiş " dedi.
benden en pasaklı cevap;
" haaa o mu, yok canım o bizim dağınıklığımız " :-))))

takdir edersiniz ki bizim hırsızlık hikayemizi duyan eşraf kendi bildiği / yaşadığı olayları paylaştı; en ilginçlerinden biri güvenlikli bir sitedeki eve giren hırsızın menkul malzemelerle beraber buzdolabındaki yarım blok kaşarı almasıdır ki bence toplumdaki sosyal patlamanın, sınıflararası farkın, işsizliğin, geçim sıkıntısının ve de muhtelif diğer sakatlıkların göstergesidir bu.

ne desem boş, HERKES SIĞINAKLARAAAAAAAA



not: bu fotolar bizim birinci kattaki evin zaman zaman geldiği durumdu. hırsızla alakası yoktur, kimseyi haksız yere zan altında bırakmak istemem. bir pazar sabahı sekiz buçukta kalktım ve her sabah yedi buçukta kalkan keremo'nun evi bu hale getirdiğini gördüm. cinnet mi? evet cinnet geçirdim tabi ki!!! mesul sorumlu aşağıda fotosu görülen şahıstır. her hakkı mahfuzdur. olsun helali hoş olsun yaptığım onca şey ve de onun çektirdiği eziyet. çünkü o bana bir armağan, en güzel armağan. seni çok seviyorum oğlum. ( sevgilim, aşkım, bi denem demem yasak. kendisine sadece " oğlum " diye seslenebilirmişim :-) köftehor )

8 Şubat 2008 Cuma

the pianist

arkadaşlar hatta yoldaşlar; bugün itibarıyle bir piyano almaya karar vermiş bulunmaktayım. o kadar mantıklı geliyor ki bu hevesim, zehrişko'ya anlattığım vakit dalga geçmesini sadece sanattan uzak bir şahsiyet olmasına bağladım. muhakkak ki içimdeki venüslülükten kelli bir yeteneğim vardır piyano çalmaya. ders almaya veya bu konuda bir kitap filan okumaya ihtiyacım dahi yok. görünürde sadece bir sorun vardı, onu da hallettik. şöyleki; arkadaşın biri piyanonun üzerine elinde şampanya kadehi ve kadifeden straplez elbisesiyle uzanmak istedi.



bizim piyano aynen bu tip olduğundan uzanamayacak tabi. eee yetenekli yazarınız hemmencecik çözüm buldu tabe :-) piyanonun onbeş yirmi santim üzerine bir raf çakacağız. arkadaş o rafın üzerine uzanacak, bir nevi ranza gibi. böylece piyanist şantör çalarken olay kadın da mahalde olacak. işte bu kadar basit. di mi ama? herşeyin bir çözümü vardır, yeterki canlarım bana gelin, anlatın. ben yardımcı olurum size, doğal yetenek bu diyorum, sonradan kazanılmaz diyorum, paylaşın diyorum. daha ne yapayım sizler için, saçımı süpürge ettim yine yaranamadım. okumuyorsunuz, yorum yapmıyorsunuz. çekilin, piyanomla beni başbaşa bırakın. şarkı da söyleyeceğim, çekilin... nikah masasınaaaaaa oturdun işteeeee / hiç yoktu hesaptaaa ayrılık bizceeee / bilirsin ne kadaaaar görmek isterdim / beyazlar içinde seni öyleeeeceeeeee.....

1 Şubat 2008 Cuma

driving miss daisy




ne güzel bir filmdi değil mi? şahsen ben de isterim bir şoförüm olsun, yollarda ve de hayatta bana yardım etsin. ışık olsun, yol göstersin, pek çok şeyi benim adıma yapsın. ben kendimi suyun akışına bırakayım. hadiselerin gidişatı hakkında bu güzel kafamı yormam gerekmesin. ne bileyim mesela olayım bir kleopatra, bir josephine bonaparte, kraliçe viktoria, hiç olmadı elizabeth filan... " ... laissez faire laissez passer; sonuçta tebaam onlar benim, benim için yaptıkları ve de yapacakları görevler onların içlerinden geliyor, hamurlarında mevcut bu davranışlar, mani olmayınız rica ederim... " şeklinde bir kaç cümle kursam.

şu an olduğu gibi bazı zamanlar bir battaniye alıp - zaman zaman keremo'yla yaptığımız gibi - her yanımı o battaniyeyle kaplayarak kendimce bir çadır yapıp içine girmek ve hiç çıkmamak istiyorum. bunlar bir tür akıl hastalığı semptomları olabilir ( umarım değildir gerçi ) amma velakin böyle yapacak bir şey yok. hayat ve insanlar bazen o kadar çekilmez hal alıyorlar ki kurtulmak için kendine bir dünya kurmak istiyor insan. işte şizofreni de böyle durumların akabinde ortaya çıkan bir rahatsızlıkmış. bir nev'i beynin kendi kendini dış dünyadan kaçırması. aslında haklı da beyin bence, hemi de çok akıllı. neyse konumuza dönelim. bir süredir manevi olaraktan ( çeşitli kayıplar, kazalar, ama öyle böyle değil rahat bir onbeş kişiden filan bahsediyorum ) çeşitli zorluklar yaşamaktayız. atlatmak için çaba harcadıkça da başka zor haberler alıyoruz ki en diplere sakladığımız direnç noktalarımız dahi harap ve bitap düşmekte, aziz bünyemizi korumak için herhangi bir zırh bulamamaktayız. sonrasında insan bencilce kendisinden daha kötü durumda olanları düşünerek biraz teselli bulmakta, " kır dizini otur. bak bilmem kimin başına neler geldi, sus sesini çıkarma, şükret " demekte. ama içimdeki şeytan rahat vermez bir türlü " olsun ama sen ona bakma, daha iyi durumda olana bak " der durur. hatta durmaz hep der.

iki dakika önce çok sevdiğim bir ablayla konuştum, yakın bir süre önce oldukça ağır bir travma yaşamışlardı, hala nasıl atlatamadıklarını filan anlattı, hiçbir şey diyemedim, teselli edemedim. zaten ararken bile çekiniyorum, öte yandan kendilerini düşündüğümü bilsin istiyorum, ne faydası olacaksa! konuşma bittikten sonra sadece bir dakika içimdeki pis mefisto sustu, ikinci dakikada geldi çörekleniverdi içime tüm kasvetiyle beraber. oysa yarın hafif emrivakiye müteakiben de olsa yine çok sevdiğim bir sanayi devrimi mimarı, ekonomi cambazı, fikir anası, dünya bankasında dahi personele yönelik seminerler vermiş bir arkadaşımla görüşeceğim, normalde bu tip sürprizler bile bana neşe sebebiyken bugün ne yaparsam yapayım ( hatta knorr bulyon dahi katsam ) olmuyor, neşe gelip beni bulmuyor!!!!!!!!!

dün herkese mutlu olmak için yeterli sebebimiz var diyen ben bugün tarumar haldeyim. üstelik bunu bilmesini de istemiyorum insnların. yani mesela umarım zehrişko bunu okumaz, günlerdir onca ağız dolusu beylik laflar ediyorum ki ona, bugün bu halimi görse " işini bilmeyen çavuşlar, .... " veya " kelin merhemi olsa " der. aslıda sadece bana değil; sanki tüm Türk illerine gelip yerleşmiş hüzün, kendine uygun bir gedik oluşturmuş, iz bırakmış. ne yaparsak yapalım o çukuru aşamıyoruz ki kendimize gelelim, silkinip benliğimizi ve de hatta neşemizi bulalım. havaya karışmış hüznü her nefeste içimize çekiyoruz, suyla geleni içiyoruz, kimi zaman yağmur olup üzerimize siniyor, bastığımız toprağa zaten karışmış; yitenlerin bedenlerinden, artlarından akıttığımız gözyaşı olarak, kan olarak toprağa akıp giden acıdan geçmiş hüzün ve her temasta bize geri dönüyor. belki teknoloji çağı bu durumdan bizi kurtarır diyeceğim. nasıl mı? koccaaaa bir cam fanus imal edip içine girsek hepimiz, su, toprak ve de hava dışarda kalsa; taaa ki güneşin enerjisiyle çocuklar gibi şen olana kadar. yerleri de epoksi ile filan kaplarız, toprak değemez bize, su içmeyiz ( zaten yaşar amca - su banyo yapmak içindir - der ). sadece kuşları cıvıldatan güneşi ve ışıklarını alırız yanımıza. zaten fanusumuzdan usulca girer içeri o, davet beklemez. ağaya davet olmaz zaten, o arzu buyurursa geliverir, rica ederim :-)))

anladım ki kimse beni neşelendiremeyecek, halaya katmayacak, benim için neşeli bir şey çalmayacak en iyisi ben kendim kendime bir metod bulayım mesela; yarının çomartesi olması, işe yarın sadece yarım gün gelmek durumunda olmam, pazar günü keremo ile asteriks olimpiyatlarda filmine gitme durumumuzun olması... bütün bunlar yeter mi bunca yılın hazanını yok etmeye? yetersiz tabi de yapacak birşey yok. beğenmediysen ruhum buyur başka dükkana; ama bekleme çok hoş karşılanmayı, kılıç kalkan takımıyla buyur edilmeyi. bulup bulacağın kavafis'in ağzıyla " ne edindiysen bunca yıldır, ne biriktirdiysen hayatın boyunca, ne sindirdiysen şu içine şimdi harcayacağın da odur, başka bir sey bekleme, bulamazsın. başka bünye yok, başka yerde neşe yok, sefahat yok. herkes aynı durumda, herkes parça pinçik devam ediyor yoluna. ne yazık ki kimi farkında bu durumunun, kimi yaralı bereli devam ediyor ne çok şey kaybettiğini bile anlayamadan. senin de bulacağın budur, başka şey umma ". hadi ruhum, en iyisi sen de devam et, boşver bu kadar derin düşünmeyi, boyahane seni bekler, işler seni bekler, küçük kuş seni bekler ve de ev işleri, misafirler. sen kendine bile mukayyet olamaz, gereken itinayı, sevgiyi veremezken, zorla başkalarına sun kendinden esirgediğin, küçük kuşa dahi sergileyemediğin anlayışı, özeni. hadi git, daha fazla canımı sıkma benim, sinirlenmeye başlıyorum, asabiyet kalkanım devreye girecek birazdan, zorlama beni daha fazla. sevgili okurlarım, bir yazar ( kendimi buğday ambarında sanıyorum, farkındayım ama azıcık böbürlenme hakkı veriyorum, bu kadarcık da olsun yani ) her zaman hissettiklerini yazmaz, bazen hissetmediklerini de ifade etmek durumunda kalır. yani kıssadan hisse aslında yukarıda tasvir ettiğim kişi ben değilim, ben o kadar zavallı duruma düşecek adam mıyım be???? hadi çekilin, iyi akşamlar, kovalasın sizi koşanlar. ama hiç yetişemesinler, kurtulun hemen onlardan, ara sokağa filan sapın mesela. ya da daha hızlı koşun. bugünlük bu kadar fikir sıçraması yeter. belki bir süre yazmam ya da hemen yarın yazabilirim, siz her an yeni yazı gelecekmiş gibi hazır olun pliiiiiz.

1 şubat, cüce şubat 2008. pardon cüce değil bu sene şubat tam tamına yirmidokuuuz gün

19 Ocak 2008 Cumartesi

past / present hatta continuous / future


arkideşler ( aklıma akide şekeri geldi nedense size böyle seslenince. yani size aynı zamanda şekerlerim benim de demek istiyorum içimden tabi. siz duymadan. çünkü şımarmanızı da istemiyorum ) 30 kasim itibarıyle başlayan makus talih gömleğimi muharrem 10 itibariyle çıkarmış bulunmaktayım ( inşallah tabi ). [ bu kez yazılarım pek bir perihan mağden yazılarına benzedi. gerçi ben zaten çok severim onun yazılarını, oooh mis gibi eleştirilerini, erkek hegamonyasına karşı çıkan don kişotum benim şeklinde ]

artık güzel ve neşeli günler geldiğine göre daha dünyevi ve eğlenceli şeyler konuşabilmeyi diliyorum. yazacak pek çok konu var amma velakin şimdi gitmem gerek. en kısa sürede görüşmek üzre, beni özleyin canlarım. bir de yağmur ve kar yağmasını dilerim tabi, konuyla alakası olmasa bile bu sayfa benim değil mi canım istediklerimi yazarım. zaten okumuyorsunuz.

öptüm sizi yanaklarınızdan, çok eğlenin, dinlenin bu haftasonu. önümüzdeki hafta okuyacak çok yazılarınız olacak, tarafım(ız)dan kaleme alınmış, di mi zehrişko???

9 Ocak 2008 Çarşamba

i found my own true love was ooooon aaaaa blue sunday

nasılsınız canlarım? pardon, duyamadım? neden? hava soğuk diye mi? sıcakta pestilimiz çıkarken daha mı iyiydi? soğuk güzledir, diri tutar, canlı tutar. kendimize geliriz. pelteleşmeyiz. şimdi hadi bakalım alıyoruz paltolarımızı, çıkıyoruz barbaros bulvarının başına ve denize doğru yürüyoruz. olmadı çıkalım gümüşsuyu'nun başına, koşarak vuralım kendimizi aşağıya taaa dolmabahçe'ye kadar. bu ikinci öneri benim yıllardır denemeye yeltendiğim, her buhran anında " koşarak incem gümüşsuyu'ndan aşağıya, bağıra bağıra " diye içimden geçirdiğim bir kaçış sendromumdur.

bu da olmadıysa alın mp3'ünüzü vurun kendinizi yollara, yedi tepeli şehirde veya tepesiz şehirlerimizde. yürüyün de yürüyün. ayak tabanlarınız ağrısın, parmaklarınız su bile toplasın. bacak kaslarınızın çalıştığını hissedin. o ağrılarla beraber kafanızdaki menfi bütün düşüncelerin uçuşup kaybolduklarını duyumsayacaksınız. eve dönünce de ayaklar feci ağrıdığından hemen ılıktan sıcak mamafih sıcaktan soğuk bir leğen sabunlu su hazırlayıp çimdirin ayaklarınızı içinde. yarım saat sonra kurulayın ayaklarınızı ve kremleyin. hemen pamuklu bir çorap geçirip üzerine ısınmalarını sağlayın. derken evden birinin çayı hazırlamasını beklerken alın iki yastık, koyun ayaklarınızın altına, uzanın. perdeleri açıp bulutlara bakarak hayal kurun. unutmayın " ....gündüzleri hayal kuranlar, (yalnızca) geceleri hayal kuranlardan kaçan birçok şeyin farkındadırlar.... "

hadi iyisiniz bugün de benden birşeyler öğrendiniz, yarın hicri yılbaşıymış. arka arkaya sürekli yeni yıllar geliyor. demek ki seneye iki yılbaşını ( hicri, miladi ) tam anlamıyla one after another yaşayacağız. öyleyse hep beraber ve solo şarkılar...

keremo's mom

3 Ocak 2008 Perşembe

millipiyango sonuçları


arkadaşlar, hiç yanaşmayın; şöyle ki

3 x 12 YTL = 36 YTL ( yarım biletler )
6 x 6 YTL = 36 YTL ( çeyrek biletler )

toplam 72 YTL yedirdiğim 9 adet biletime hiçbir ikramiye isabet etmemiştir. sonuç;

millipiyango = 9
ben = 0

elimde sadece başocan'a biletlerin numarasını verirken bir tanesini bir milyon YTL kazanan numara olarak (4561081) vermem neticesi evdekilerin attığı sevinç çığlıklarıyla dalga geçebilmem kaldı. o kadar sevindi o kadar sevindi ki başocan anlatamam, telefonu kulağımdan uzaklaştırdım sevinç sesleriyle beni sağır etmesin diye. sonra numarayı internetten verdiğimi öğrenince benim üç sene espri yapmadan da idare edebileceğimi söylediler.

bugün de bir psikiyatrist ilen tanıştım ( kendim içinse namerdim ), her ruh halini bilen biri ne güzel.

başkaca yazacak birşey yok, soğuk, kar. heryer kar yağarken çok güzel görünüyor. bugün en son teknoloci ürünü mp3 playırımdan yayılan müziğe eşlik eden karlar nasıl hoşuma gitti anlatamam, hakeza istiklal caddesi yürüyüşüme de.

yarın keremo'nun babası kore'ye gidiyor ( keremo diliyle koya'ya ). umarım çok rahat gider gelir.bugün ben otobüsle şirkete dönerken keremo " anne otobüs şoförü hem hızlı sürsün hem de yavaş. karışık sürsün babamın portakal suyuyla greyfurt suyunu karıştırması gibi karışık " dedi :-)

bu arada otobüste bir vergi dairesinde çalıştığı kendi sözlerinden anlaşılan ve de işini bilen bir memur olduğuna şahit olduğumuz bir adam ( müvekkille yaptığı telefon konuşması eminim otobüsün dışındakilerce bile duyuluyordur ), bir afrikalı, afrikalı adamcağıza " sen senegalli misin, nerelisin " diye Türkçe laf atan ve bu lafına da afrikalının kendi dilinde verdiği mütenasip cevaba maruz kalan bir vatandaş, koltuk yumruklama sporu yapan bir sporcu kardeşimiz, ayakta durup sürekli nezle muzdaribi burnunu silen homo sapiensler ile doluydu. ya, bilmiyorum nasıl ifade etsem; kaçınız heidi'nin büyükbabasınn alp dağlarındaki tesislerini bilir? işte o bilenlere bu sözüm: siz de bu şehirden kaçıp oralara yerleşmek istemiyor musunuz? peter ile keçi sütü içmek, kelebek kovalamak, büyükanneye kitap okumak. frankfurt'ta bayan rottenmaier'e katlanmaya bile razı değil misiniz?, daha ne diyeyim. Allah'ım ya bizi ya da diğerlerini kurtar, amin.



hade şimdi dağılınız lütfen, işlerim yığılmış çalışmalıyım.

size dalida'dan flamenco oriental hediye ediyorum, güle güle kullanın. dar gelirse bir gece buzdolabında bekletin.

heidi resimleri 23 aralik 2007 pazar günü kahvaltı konusuna atıfen ilave edilmiştir, tam birrrr milyon dolar, alp dağları, küba ve italyanlar da masadaydılar, hepsine selam.

1 Ocak 2008 Salı

ikibinsekiz

ikibinyedi genel olarak buhran havasında geçince ikibinsekiz yılına da bahşedecek fazla umut kalmadı sepette. henüz piyango biletlerimi kontrol edemediysem de muhtemelen bu yılda da astronomik zengin olamıyorum. ve fakat geçtiğimiz yıl yitirdiğim sevdiklerim, maçın son dakikalarında gelen kaza ikibinyediyi de artık istememe hislerimi pekiştirdi.

( sanki başka şansım varmış gibi ) bu yılı sevdim ben, ne bileyim öyle yuvarlak rakam filan hoşuma gitti, üstelik şubat ayı yirmidokuz gün sürecek, yani daha uzun bir yıl var önümüzde, bu sene halam doğumgününü kutlayabilecek. herşey çok güzel olacak. savuluuuun ikibinsekiz geldi...

sağlık, şans, başarı ve mutluluk perilerinin hakedenlerle olması dileğimle. hepinize sevgiler

keremo's mom

12 Aralık 2007 Çarşamba

hiçte bile :-)

az evvel zehrişko dedi ki; daha doğrusu olay şöyle cereyan etti sayın okuyucular; bu akıllım bana e-mail yoluyla üç şiir göndermiş, okudum ve fazla hisli bulduğum, bu keretede hisli şeyleri onun yazmayacağini da bildiğim için sildim bu mesajları ve ona da sildiğimi söyledim. sabah sabah nasıl tavır nasıl tavır, hanfendü kızmış benim onun güzide şiirlerini sildiğime, bilgisayarıma ve de hafızama kaydetmediğime.



biraz sıkıştırınca onların şiir olmadığını, bir şarkıcımızın bir kaç parçasının güfteleri olduğunu itiraf etti. ben de " anlamıştım zaten, sen kendini bu kadar dışa vurmazsın, bu kadar açık etmezsin" dedim. o da bana " ben yine belki azicik ucundan, asıl sen hiç etmezsin " dedi. inanmadım tabi ama ısrar etti. halbuki bu sitenin tek okuru kendisi, pek çok konuyu buradan bile ilan ettim hatta ona. en son cuma günü ( 14 ara. ) bizim tükana gelen eski bir elemanın - eleman bile demek istemiyorum da cevap hakkı doğmasın maksadıyla hareket etmek durumundayım - bana geçirttiği cinnet neticesinde serdar ile yeniden buluşmam gerektiği konusunu bile konuştuk. hatta bu kez serdar ile kendisinin dedikodusunu değil bizzat benim hakkımda konuşma yapmam için ultimatom bile verdi. sonra da bana " kapalısın, dışavurumcu değilsin " diyor.

yanılıyor.

bence bu hayatta günlerini sırlarla en az dolduran kişi benim. toplasam toplasam 3 sırrım ya çıkar ya çıkmaz. her hissimi paylaşmayı o kadar çok severim ki, yüzüme baksanız zaten anlarsınız ruh halimi, -e halimi, -i halimi...

yani neymiş; metafor yapma zehrişko, sensin kapalı olan, zaten akıllı olan da sensin; doğru yapıyorsun. açık kitap olmanın pek de faydası yok. halet-i ruhiyemi dışa vurmamdan dolayı herhangi bir kazanımım olmamıştır bugüne kadar. olacağını da sanmıyorum zati. " aman da aman bu çocuk üzgünmüş, dur ben bir destek olayım da kendine gelsin " diyen olmadı, yooo pardon sema olduydu ama onu da ben terkettim, beni ayakta durma modundan boş bir çuval olarak zemine yığılma statüsüne getirdiği için, sağolsun :-)

bu yazı aynen eskiz baabında oldu, kusura kalma arkadaşım, sen kesinkes ne saçmalamaya çalıştığımı anlamışsındır. anlamadıysan da boşveri bayram ağzı yorma o güzel kafanı... bir de dün için üzgünüm, keremo ile ilgilenme işi herkese o kadar zor geldi ki, ben de fazlalik gibi hissetmesin kendini çocuğumuz istedim, bırakabileceğim herhangi bir merci yoktu, cami avlusundan gayrı. ona da içim elvermedi... üstelik koşup peşime düşme ihtimali de vardı, göze alamadım :-)))) en romantik anne modeliyim değil mi? ne ayıp. daha da zırvalamadan hadi ben kaçtım.

gözlerin peru'mdur benim, golkond'um hindistan'ım

6 Aralık 2007 Perşembe

yakuza

bugün size akrostiş bir şiir göndermek istiyorum, müsaadenizle.

bilirim ki her gün sabah saatlerinde başlayan koşuşturma
en kötü ihtimalle gece yarısı
zile basmadan usulca açtığım kapıdan eve girişimle
dan diye sona ermeyecek
inadına omzuma binen yükler
mavi düşlerle buluşmamı erteletecek

bir kaçamak bakışla buluştuğum yatağım
uzak bir durak liman gibi varılamaz olur kimi zaman

hiç vazgeçmeyeceğim desem de kendi kendime
ayağıma geçirdiğim ağırlıklar
ya beni çeker dibe ya da engeller pirekare alanından uzaklaşmamı
ah çekmek boşuna
teslim etmeliyim yaşadıklarımın hakkını bu zeminde
taa içimde hissederek tüm zamanların pişmanlığını,
alınganlığı, kalp kırıklıklarını bir çuvala doldurup
ne kendimi, ne kalbimdekileri unutmadan, ustaca bir reveransla bitireceğim sahnemi..


bilmem anlatabildim mi????

5 Aralık 2007 Çarşamba

devamı olan fotolar

geçen hafta düşen uçak, çok büyük kayıplar, yağmurlar filan beni depresif yaptı. lütfen fotolarla idare edin ve necefli maşrapa yayınlamadığıma sevinin. çıkarken kapıyı hafifçe kaparsanız, cereyan oluyor, omuzlarım ağrıyor sonra, malum, yaş durumundan. hadi selamlar












28 Kasım 2007 Çarşamba

yalnızım ben çok yalnızım


yalnızım ben çok yalnızım modundayım şu an. sabah o kadar iyi ve neşeliydim ki kabıma sığamıyordum, şimdi tam tamına i feel blue now. bu kadar kısa sürede ne oldu, ne değişti bilmiyorum, inanın farkında değilim. karışık bir gün geçti, pek çok işimi hallettim ve bu noktadayım.


quod scripsi, scripsi; yazdığım yazdığımdır, okuyun, anlayın lütfen...


saygılar sunarım

26 Kasım 2007 Pazartesi

haftasonu

geçen cuma ofis o kadar soğuktu ki, donan kemiklerim pazar akşamına kadar battaniye altında durmak suretiyle ancak açılabildi. şimdi tam fırına girecek kıvamdayım :-)))

geçen hafta çarşamba hani keremo'nun doğumgünüydü ya işte o sabah " boşver bugün okul kıyafetini giymeyelim, hatta en güzel kıyafetini giyelim oğlum " dedim. çocuğum bana cevap verdi

" benim en güzel kıyafetim sensin anne "

nasıl hislendiğimi anlatamam... nasıl bir mantık yürütmedir, nasıl bir duygusallık. yerim ben seni şeklindeyim. cumartesi deyvit ile telefonda konuştular, konuşma bittikten sonra " seni çok özlemiş bence " dedim. " farkındayım zaten " diye cevap verdi. komik bu herif, resmen komik. pazar günü deyvit kendisini ziyarete gelince bir öpüşmeler, koklaşmalar... hasret gideren iki dost modeli.

bu sabah okul açıldığından beri nihayet tamamlayabildiğimiz formasını giyerek okula yollandı. gri hırka, sarı gömlek ve füme kaşe pantolondan mütevellit kıyafetle nasıl büyümüş gibi duruyor, nasıl yerim ben onu.

hastalık, battaniye ve tv üçgeninde geçen haftasonumdan ( haa bir de deyvit'in ısrarı sonucu palto altı pijama şeklinde akşam akşam dışarı da çıktım, anlatmayı unuttum ) arda kalan sadece bunlar, bir de günlerdir aklıma bir şiirin sadece bir satırı geliyor; hatırlıyorsanız lütfen fill in the blanks ....... herkesin düşe kalka bir gözyaşı vardır...

hepinizi öperim, lafın gelişi hepinizi diyorum. isimlerinizi biliyorum ve hatta adile teyze gibi sayıyorum kuzucuklarımın isimlerini; zehraaaaa, deyviiiit, belki bir parça yüksek, belki nihayet, o kadar.

hadi iyi günler, tutmayayım ben sizi, rahat bırakın beni, hislendim, ağlamak istiyorum

20 Kasım 2007 Salı

21 kasım 2007



yarin keremo'nun doğum günü... bugünden kutlayalım dedim.

dün gibi aklımda doğduğu gün, oradaydım ben de, hatta herkesten önce gitmiştim, mehmet ve ben sabah 7,30'da yollandık hastaneye, aslında keremo da vardı yanlış hatırlamıyorsam, geçmiş zaman. ne komikti. heyecandan öleceğimi zannediyordum, sadece bayıldım. kendime ilk geldiğim an el ve ayaklarını görmek istedim, minik minik, yumuk yumuk, öylesine güzeldi ki... agresif ve şaşkın, şüpheci ve soğuk bakışları vardı bizimkinin. aynı ben gibiydi yani.



SENİ SEVİYORUM MİNİK KUŞUM, UZUN, SAĞLIK VE MUTLULUK DOLU NİCE NİCE YILLAR, SEVDİKLERİNLE BERABER ( YANİ BİZLERLE :-)))) )


14 Kasım 2007 Çarşamba

polski sklep, da, pravda

merhabalar canlarım... bugün size ruslardan ve ruhlardan bahsedeceğimdir. konuya uygun başlığımızın olması için de bildiğim rusça kelimeleri art arda sıraladım. sadece " da " nın anlamını biliyorum. pravda da bir gazete ama herhalde hürriyet, milliyet filan gibi bir anlamı vardır. belki de " gazete " demektir :-))) polski sklep ise laleli'deki dükkanların kapısında yazar, edepli birşey olduğunu zannediyorum...

bugün iki rus müşteri vardı, bizden hazır giyim ürünü almak isteyen. bütün piyasayı, firmaları, alım yapılabilecek ve yapılamayacak olanları, kendimize sakladığımız ufak tefek sırları öğrenmişler. daha doğrusu hemşehrilerimiz öğretmişler sağolsunlar (!). rus da gelmiş bize işin hammaliyesini yaptırmak istiyor. kaliteye laf ediyor, fiyatı beğenmiyor, memnuniyetsizmiş gibi davranınca ne elde etmeyi umuyorsa artık

biz ülkece hangi niteliğimize güveniyoruz acaba? fransız kozmetiğine, alman endüstrisine efsanesi yıllardır var. peki biz neyimize güveniyoruz sizce? bindiğimiz dalları kesmedeki yeteneğimize mi? galiba bugün yine mavi günümdeyim, en iyisi ben kaçayım, sizin de tadınızı kaçırmayayım. plattenspielerda sizin için bir parça çalıyorum şimdi; unforgiven II... keyfini çıkarın

12 Kasım 2007 Pazartesi

selam dünyalılar, ben dostum


nasıl uyku isteğim var. bu konuda şu sıralar ikiyüzlüce davranıyorum şöyle ki; normalde hele de pazar günleri öğlene kadar uyumayı sevmem. amma velakin havalar soğuduğundan mıdır, kendimi yorgun hissettiğimden midir bilinmez şu günlerde bir uyku isteği hasıl oldu bende. mümkünse tüm gün pencere önündeki koltukta bulutları izleye izleye uzanmak istiyorum, arada uyuklamak, arada film izlemek, arada birşeyler içmek filan. ama yerimden kalkmadan bütün bunları yapmak istiyorum, filmi playera yerleştirmek için dahi kalkmak istemiyorum yerimden. cumartesi ( 10 kasım ) keremo ile birkaç çizgi film aldık; sponge, bir böceğin hayatı ve şrek 3, yağmurda yürüye yürüye eve döndük, bahsettiğim koltuğa ikimiz sığışıp izledik filmleri. çok keyifliydi. sonrasında keremo'yu uyuturken ben de uykuya dalmışım. oysa keremo uyuduktan sonra kalkıp ocean's 13'u seyretmeyi planlamıştım. gecenin bir vakti uyandim, cenkerdem bir kanalda program yapıyorlarmış, denk geldiğime çok sevindim, bazı esprilere kahkahayla güldüm resmen. pazar günü de kuzen murat'ın taşınacağı evi için gerek malzeme alışverişine yardım ettik ve haftasonu geldiği gibi hızlıca geçti...

bir arkadaşımız eskiden " haftanın üç günü 24 saat çalışayım, yeter ki haftasonu tatilim 4 gün olsun " diyordu. çok haklıymış...

hadi sevgili okur, evine git ve benim için biraz uyu, uyu, uyu, uyuuuuu, uyuuuuuuuuuu

7 Kasım 2007 Çarşamba

uzay komporu

sevgili okur ( artık tek kişi olduğunuzu biliyorum ), hattı zatında bu da birşeydir, ya siz de olmasaydınız ve kendim yazıp kendim okusaydım. kendime mektuplar şeklinde.

neyse felsefeyi geçip hikayeye geliyorum; dün akşam keremo'yu anneannesinden almaya gittim; yine gelmedi. " seninle değil babamla geleceğim eve, sen kendin git " dedi. ben de eve tek başıma gitmektense keremo ile birlikte babasını bekleyelim dedim. keremo bir oyun oynamak istedi ve astronotçuluğa başladık; keremo astronot oluyor ve uzayda neler olduğunu anlatıyor bana

"güneş var ama çok uzakta, yakmıyor, aydedem var güzel ve büyük, yıldızlar var ve de çok fazla gezegenle kompor var. gezegenlerin otuzuncusunun adı sempıl, sempıl. komporlar da çok büyük ve hiç uyumuyorlar, inanılmaz ama hiç uyumamışlar anne " diyor. " gezegenlerin yanısıra dünya da uzayda bulunuyor " dedi. sürekli de roket istiyor, uzaya gidecekmiş " oğlum daha roket kullanma yaşına gelmedin beyaf " diyerek şimdilik atlatıyorum ama mecbur kalırsam çocuğu üzmemek adına alacağım tabi. tek korkum bizim oralarda yabancı araç yani her akşam o mahalleye gelen araçlar dışında bir vesait parkedince hırsızlar hemen camını kırıyorlar. ee ya bu roket meredinin de camını kırarlarsa ne ederim ben, nerede yaptırırım? roket sigortalayan şirket cam kırılmasını sigorta kapsamında sayar mı? ooof off sevgili okur büyük başın derdi de büyük oluyor gördüğünüz gibi. ben boğa burcuyum ya; hani büyük baş olayı... bir de ehliyet meselesi var tabi, duyduğuma göre roket sürücü ehliyeti nasa tarafından veriliyormuş, şimdi çocuğumu amerika'ya mı göndermem gerekecek bir de? hıh, hiç olmaz, çok karışık bir memleket, yollayamam ben kuzumu. zaten annesi paranoid resesyonda ( böyle birşey var mı bilmem ama kendi diagnosisim bu işte ben buyum; dublin'de keremo gözden uzaklaştığı an afakanlar basıyor, kafamda felaket senaryoları yazıp çocuğa hönkürüyordum. kendisi kaldırımdan yola doğru koşuyor, masalara çıkmaya çalışıyor, ağzını vurup damaklarını kanatıyor, kafasını çarpıyor, kaldırıma oturup ayaklarını yola uzatıyor ve hemen dibinden de otobüsler geçiyor, bu arada ölüyoruz korkudan çocuğun bacakları gitti diye. en son olay; istanbul'da uçaktan inmek için sıra beklerken keremo aralardan fıydı gitti, ben indiğimde körükte bile yoktu, koştum pasaport kontrole doğru, hıh ıh yok, tekrar uçaktan indiğimiz noktaya yöneldim yine yok. tam ağlamak üzereyken bir polis gördüm ona sordum görmediğini ama keremo'yu bulamazsam polislerden yardım isteyebileceğimi söyledi. az sonra ilerden bana doğru koşmakta olan keremo'yu gördüm ve yeleğinin ensesine gelen tarafından sertçe tuttum, kızdığımı anladı ama yanımda yine kalmadı koşturmaya devam etti taa ki valizleri almaya gidene kadar. bu çocuk ehliyet alsın diye amerika'ya yollanır mı? en iyisi ordan bir kaç arkadaşı arayıp rüşvet müşvet artık ne gerekiyorsa yapacağız alacağız bu ehliyeti oraya gitmeden ) roket tedariğini nasıl yapacağız bilmem artık, ey yegane ve kıymetli okurum söyler misin bana nereden alınır bu cihaz? hatta varsa oradan bana akıl, fikir, sakinlik gibi erdemleri enjekte edebilecek bir müstahzar da alayım, parası neyse ödeyeceğiz!!!

6 Kasım 2007 Salı

bir takım fotolar

üstte: en eski bar
tara tepesi'nde keremo ( ülkenin eski başkenti - sadece boş bir tepe )

keremo havaalanı yolunda durakta, maltheser tüketiyor

wicklow'da göller, çok lezizdi...

kilkenny'de deniz böcükleri, bono'nun evi de bu köyde. ancak kapısından başka bişii görünmüyor ki o da pas içinde. bi boyatamamış. hadi kendisinin zamanı yok, meşgul dünya meseleleriyle filan, mühim şahsiyet. ya o karısı? ne yapıyor bütün gün? hiç, adamın kazandıklarını ye dur!!!

st. stephens green; leziz park

yorgun ayaklarım, st. john's church bahçesi

st. john's church arka yolunda deyvit ile keremo
city hall tavanı, işte bono'yla burada görüştük; tavanda değil tabi, tabanda. orada sadece mermer olduğu için tavan detayını size gösteriyorum

city hall karşısında bana ilginç gelen bina.

st. patricks church'un olduğu tepede otlayan inekler. bunlar holy süt veriyorlarmış :-)

wicklow yolunda keremo, şoförle pek bir anlaştılar!!!

st sthephens' green'de keremo

biri bono da diğerini tanıdınız mı bilmem. neyse söyleyeyim; ben

phoenix park'ta yapraklar...

odamızdan gün doğumu

suburblerden birinde keremo aradığı motorsikleti buldu...

dublin tower yolunda keremo, kendisi yolu bildiğinden bizi beklemeden gidiyor...

zoo'da filleri izlerken. keremo da zoo dediği için öyle yazdım; yoksa hayvanat bahçesi demeyi de biliyorum :-)
aklımda kalanlar, chicken royale, grafton street, national irish museum, trinity... ben var yine gelmek :-)