19 Ocak 2008 Cumartesi

past / present hatta continuous / future


arkideşler ( aklıma akide şekeri geldi nedense size böyle seslenince. yani size aynı zamanda şekerlerim benim de demek istiyorum içimden tabi. siz duymadan. çünkü şımarmanızı da istemiyorum ) 30 kasim itibarıyle başlayan makus talih gömleğimi muharrem 10 itibariyle çıkarmış bulunmaktayım ( inşallah tabi ). [ bu kez yazılarım pek bir perihan mağden yazılarına benzedi. gerçi ben zaten çok severim onun yazılarını, oooh mis gibi eleştirilerini, erkek hegamonyasına karşı çıkan don kişotum benim şeklinde ]

artık güzel ve neşeli günler geldiğine göre daha dünyevi ve eğlenceli şeyler konuşabilmeyi diliyorum. yazacak pek çok konu var amma velakin şimdi gitmem gerek. en kısa sürede görüşmek üzre, beni özleyin canlarım. bir de yağmur ve kar yağmasını dilerim tabi, konuyla alakası olmasa bile bu sayfa benim değil mi canım istediklerimi yazarım. zaten okumuyorsunuz.

öptüm sizi yanaklarınızdan, çok eğlenin, dinlenin bu haftasonu. önümüzdeki hafta okuyacak çok yazılarınız olacak, tarafım(ız)dan kaleme alınmış, di mi zehrişko???

9 Ocak 2008 Çarşamba

i found my own true love was ooooon aaaaa blue sunday

nasılsınız canlarım? pardon, duyamadım? neden? hava soğuk diye mi? sıcakta pestilimiz çıkarken daha mı iyiydi? soğuk güzledir, diri tutar, canlı tutar. kendimize geliriz. pelteleşmeyiz. şimdi hadi bakalım alıyoruz paltolarımızı, çıkıyoruz barbaros bulvarının başına ve denize doğru yürüyoruz. olmadı çıkalım gümüşsuyu'nun başına, koşarak vuralım kendimizi aşağıya taaa dolmabahçe'ye kadar. bu ikinci öneri benim yıllardır denemeye yeltendiğim, her buhran anında " koşarak incem gümüşsuyu'ndan aşağıya, bağıra bağıra " diye içimden geçirdiğim bir kaçış sendromumdur.

bu da olmadıysa alın mp3'ünüzü vurun kendinizi yollara, yedi tepeli şehirde veya tepesiz şehirlerimizde. yürüyün de yürüyün. ayak tabanlarınız ağrısın, parmaklarınız su bile toplasın. bacak kaslarınızın çalıştığını hissedin. o ağrılarla beraber kafanızdaki menfi bütün düşüncelerin uçuşup kaybolduklarını duyumsayacaksınız. eve dönünce de ayaklar feci ağrıdığından hemen ılıktan sıcak mamafih sıcaktan soğuk bir leğen sabunlu su hazırlayıp çimdirin ayaklarınızı içinde. yarım saat sonra kurulayın ayaklarınızı ve kremleyin. hemen pamuklu bir çorap geçirip üzerine ısınmalarını sağlayın. derken evden birinin çayı hazırlamasını beklerken alın iki yastık, koyun ayaklarınızın altına, uzanın. perdeleri açıp bulutlara bakarak hayal kurun. unutmayın " ....gündüzleri hayal kuranlar, (yalnızca) geceleri hayal kuranlardan kaçan birçok şeyin farkındadırlar.... "

hadi iyisiniz bugün de benden birşeyler öğrendiniz, yarın hicri yılbaşıymış. arka arkaya sürekli yeni yıllar geliyor. demek ki seneye iki yılbaşını ( hicri, miladi ) tam anlamıyla one after another yaşayacağız. öyleyse hep beraber ve solo şarkılar...

keremo's mom

3 Ocak 2008 Perşembe

millipiyango sonuçları


arkadaşlar, hiç yanaşmayın; şöyle ki

3 x 12 YTL = 36 YTL ( yarım biletler )
6 x 6 YTL = 36 YTL ( çeyrek biletler )

toplam 72 YTL yedirdiğim 9 adet biletime hiçbir ikramiye isabet etmemiştir. sonuç;

millipiyango = 9
ben = 0

elimde sadece başocan'a biletlerin numarasını verirken bir tanesini bir milyon YTL kazanan numara olarak (4561081) vermem neticesi evdekilerin attığı sevinç çığlıklarıyla dalga geçebilmem kaldı. o kadar sevindi o kadar sevindi ki başocan anlatamam, telefonu kulağımdan uzaklaştırdım sevinç sesleriyle beni sağır etmesin diye. sonra numarayı internetten verdiğimi öğrenince benim üç sene espri yapmadan da idare edebileceğimi söylediler.

bugün de bir psikiyatrist ilen tanıştım ( kendim içinse namerdim ), her ruh halini bilen biri ne güzel.

başkaca yazacak birşey yok, soğuk, kar. heryer kar yağarken çok güzel görünüyor. bugün en son teknoloci ürünü mp3 playırımdan yayılan müziğe eşlik eden karlar nasıl hoşuma gitti anlatamam, hakeza istiklal caddesi yürüyüşüme de.

yarın keremo'nun babası kore'ye gidiyor ( keremo diliyle koya'ya ). umarım çok rahat gider gelir.bugün ben otobüsle şirkete dönerken keremo " anne otobüs şoförü hem hızlı sürsün hem de yavaş. karışık sürsün babamın portakal suyuyla greyfurt suyunu karıştırması gibi karışık " dedi :-)

bu arada otobüste bir vergi dairesinde çalıştığı kendi sözlerinden anlaşılan ve de işini bilen bir memur olduğuna şahit olduğumuz bir adam ( müvekkille yaptığı telefon konuşması eminim otobüsün dışındakilerce bile duyuluyordur ), bir afrikalı, afrikalı adamcağıza " sen senegalli misin, nerelisin " diye Türkçe laf atan ve bu lafına da afrikalının kendi dilinde verdiği mütenasip cevaba maruz kalan bir vatandaş, koltuk yumruklama sporu yapan bir sporcu kardeşimiz, ayakta durup sürekli nezle muzdaribi burnunu silen homo sapiensler ile doluydu. ya, bilmiyorum nasıl ifade etsem; kaçınız heidi'nin büyükbabasınn alp dağlarındaki tesislerini bilir? işte o bilenlere bu sözüm: siz de bu şehirden kaçıp oralara yerleşmek istemiyor musunuz? peter ile keçi sütü içmek, kelebek kovalamak, büyükanneye kitap okumak. frankfurt'ta bayan rottenmaier'e katlanmaya bile razı değil misiniz?, daha ne diyeyim. Allah'ım ya bizi ya da diğerlerini kurtar, amin.



hade şimdi dağılınız lütfen, işlerim yığılmış çalışmalıyım.

size dalida'dan flamenco oriental hediye ediyorum, güle güle kullanın. dar gelirse bir gece buzdolabında bekletin.

heidi resimleri 23 aralik 2007 pazar günü kahvaltı konusuna atıfen ilave edilmiştir, tam birrrr milyon dolar, alp dağları, küba ve italyanlar da masadaydılar, hepsine selam.

1 Ocak 2008 Salı

ikibinsekiz

ikibinyedi genel olarak buhran havasında geçince ikibinsekiz yılına da bahşedecek fazla umut kalmadı sepette. henüz piyango biletlerimi kontrol edemediysem de muhtemelen bu yılda da astronomik zengin olamıyorum. ve fakat geçtiğimiz yıl yitirdiğim sevdiklerim, maçın son dakikalarında gelen kaza ikibinyediyi de artık istememe hislerimi pekiştirdi.

( sanki başka şansım varmış gibi ) bu yılı sevdim ben, ne bileyim öyle yuvarlak rakam filan hoşuma gitti, üstelik şubat ayı yirmidokuz gün sürecek, yani daha uzun bir yıl var önümüzde, bu sene halam doğumgününü kutlayabilecek. herşey çok güzel olacak. savuluuuun ikibinsekiz geldi...

sağlık, şans, başarı ve mutluluk perilerinin hakedenlerle olması dileğimle. hepinize sevgiler

keremo's mom

12 Aralık 2007 Çarşamba

hiçte bile :-)

az evvel zehrişko dedi ki; daha doğrusu olay şöyle cereyan etti sayın okuyucular; bu akıllım bana e-mail yoluyla üç şiir göndermiş, okudum ve fazla hisli bulduğum, bu keretede hisli şeyleri onun yazmayacağini da bildiğim için sildim bu mesajları ve ona da sildiğimi söyledim. sabah sabah nasıl tavır nasıl tavır, hanfendü kızmış benim onun güzide şiirlerini sildiğime, bilgisayarıma ve de hafızama kaydetmediğime.



biraz sıkıştırınca onların şiir olmadığını, bir şarkıcımızın bir kaç parçasının güfteleri olduğunu itiraf etti. ben de " anlamıştım zaten, sen kendini bu kadar dışa vurmazsın, bu kadar açık etmezsin" dedim. o da bana " ben yine belki azicik ucundan, asıl sen hiç etmezsin " dedi. inanmadım tabi ama ısrar etti. halbuki bu sitenin tek okuru kendisi, pek çok konuyu buradan bile ilan ettim hatta ona. en son cuma günü ( 14 ara. ) bizim tükana gelen eski bir elemanın - eleman bile demek istemiyorum da cevap hakkı doğmasın maksadıyla hareket etmek durumundayım - bana geçirttiği cinnet neticesinde serdar ile yeniden buluşmam gerektiği konusunu bile konuştuk. hatta bu kez serdar ile kendisinin dedikodusunu değil bizzat benim hakkımda konuşma yapmam için ultimatom bile verdi. sonra da bana " kapalısın, dışavurumcu değilsin " diyor.

yanılıyor.

bence bu hayatta günlerini sırlarla en az dolduran kişi benim. toplasam toplasam 3 sırrım ya çıkar ya çıkmaz. her hissimi paylaşmayı o kadar çok severim ki, yüzüme baksanız zaten anlarsınız ruh halimi, -e halimi, -i halimi...

yani neymiş; metafor yapma zehrişko, sensin kapalı olan, zaten akıllı olan da sensin; doğru yapıyorsun. açık kitap olmanın pek de faydası yok. halet-i ruhiyemi dışa vurmamdan dolayı herhangi bir kazanımım olmamıştır bugüne kadar. olacağını da sanmıyorum zati. " aman da aman bu çocuk üzgünmüş, dur ben bir destek olayım da kendine gelsin " diyen olmadı, yooo pardon sema olduydu ama onu da ben terkettim, beni ayakta durma modundan boş bir çuval olarak zemine yığılma statüsüne getirdiği için, sağolsun :-)

bu yazı aynen eskiz baabında oldu, kusura kalma arkadaşım, sen kesinkes ne saçmalamaya çalıştığımı anlamışsındır. anlamadıysan da boşveri bayram ağzı yorma o güzel kafanı... bir de dün için üzgünüm, keremo ile ilgilenme işi herkese o kadar zor geldi ki, ben de fazlalik gibi hissetmesin kendini çocuğumuz istedim, bırakabileceğim herhangi bir merci yoktu, cami avlusundan gayrı. ona da içim elvermedi... üstelik koşup peşime düşme ihtimali de vardı, göze alamadım :-)))) en romantik anne modeliyim değil mi? ne ayıp. daha da zırvalamadan hadi ben kaçtım.

gözlerin peru'mdur benim, golkond'um hindistan'ım

6 Aralık 2007 Perşembe

yakuza

bugün size akrostiş bir şiir göndermek istiyorum, müsaadenizle.

bilirim ki her gün sabah saatlerinde başlayan koşuşturma
en kötü ihtimalle gece yarısı
zile basmadan usulca açtığım kapıdan eve girişimle
dan diye sona ermeyecek
inadına omzuma binen yükler
mavi düşlerle buluşmamı erteletecek

bir kaçamak bakışla buluştuğum yatağım
uzak bir durak liman gibi varılamaz olur kimi zaman

hiç vazgeçmeyeceğim desem de kendi kendime
ayağıma geçirdiğim ağırlıklar
ya beni çeker dibe ya da engeller pirekare alanından uzaklaşmamı
ah çekmek boşuna
teslim etmeliyim yaşadıklarımın hakkını bu zeminde
taa içimde hissederek tüm zamanların pişmanlığını,
alınganlığı, kalp kırıklıklarını bir çuvala doldurup
ne kendimi, ne kalbimdekileri unutmadan, ustaca bir reveransla bitireceğim sahnemi..


bilmem anlatabildim mi????

5 Aralık 2007 Çarşamba

devamı olan fotolar

geçen hafta düşen uçak, çok büyük kayıplar, yağmurlar filan beni depresif yaptı. lütfen fotolarla idare edin ve necefli maşrapa yayınlamadığıma sevinin. çıkarken kapıyı hafifçe kaparsanız, cereyan oluyor, omuzlarım ağrıyor sonra, malum, yaş durumundan. hadi selamlar












28 Kasım 2007 Çarşamba

yalnızım ben çok yalnızım


yalnızım ben çok yalnızım modundayım şu an. sabah o kadar iyi ve neşeliydim ki kabıma sığamıyordum, şimdi tam tamına i feel blue now. bu kadar kısa sürede ne oldu, ne değişti bilmiyorum, inanın farkında değilim. karışık bir gün geçti, pek çok işimi hallettim ve bu noktadayım.


quod scripsi, scripsi; yazdığım yazdığımdır, okuyun, anlayın lütfen...


saygılar sunarım

26 Kasım 2007 Pazartesi

haftasonu

geçen cuma ofis o kadar soğuktu ki, donan kemiklerim pazar akşamına kadar battaniye altında durmak suretiyle ancak açılabildi. şimdi tam fırına girecek kıvamdayım :-)))

geçen hafta çarşamba hani keremo'nun doğumgünüydü ya işte o sabah " boşver bugün okul kıyafetini giymeyelim, hatta en güzel kıyafetini giyelim oğlum " dedim. çocuğum bana cevap verdi

" benim en güzel kıyafetim sensin anne "

nasıl hislendiğimi anlatamam... nasıl bir mantık yürütmedir, nasıl bir duygusallık. yerim ben seni şeklindeyim. cumartesi deyvit ile telefonda konuştular, konuşma bittikten sonra " seni çok özlemiş bence " dedim. " farkındayım zaten " diye cevap verdi. komik bu herif, resmen komik. pazar günü deyvit kendisini ziyarete gelince bir öpüşmeler, koklaşmalar... hasret gideren iki dost modeli.

bu sabah okul açıldığından beri nihayet tamamlayabildiğimiz formasını giyerek okula yollandı. gri hırka, sarı gömlek ve füme kaşe pantolondan mütevellit kıyafetle nasıl büyümüş gibi duruyor, nasıl yerim ben onu.

hastalık, battaniye ve tv üçgeninde geçen haftasonumdan ( haa bir de deyvit'in ısrarı sonucu palto altı pijama şeklinde akşam akşam dışarı da çıktım, anlatmayı unuttum ) arda kalan sadece bunlar, bir de günlerdir aklıma bir şiirin sadece bir satırı geliyor; hatırlıyorsanız lütfen fill in the blanks ....... herkesin düşe kalka bir gözyaşı vardır...

hepinizi öperim, lafın gelişi hepinizi diyorum. isimlerinizi biliyorum ve hatta adile teyze gibi sayıyorum kuzucuklarımın isimlerini; zehraaaaa, deyviiiit, belki bir parça yüksek, belki nihayet, o kadar.

hadi iyi günler, tutmayayım ben sizi, rahat bırakın beni, hislendim, ağlamak istiyorum

20 Kasım 2007 Salı

21 kasım 2007



yarin keremo'nun doğum günü... bugünden kutlayalım dedim.

dün gibi aklımda doğduğu gün, oradaydım ben de, hatta herkesten önce gitmiştim, mehmet ve ben sabah 7,30'da yollandık hastaneye, aslında keremo da vardı yanlış hatırlamıyorsam, geçmiş zaman. ne komikti. heyecandan öleceğimi zannediyordum, sadece bayıldım. kendime ilk geldiğim an el ve ayaklarını görmek istedim, minik minik, yumuk yumuk, öylesine güzeldi ki... agresif ve şaşkın, şüpheci ve soğuk bakışları vardı bizimkinin. aynı ben gibiydi yani.



SENİ SEVİYORUM MİNİK KUŞUM, UZUN, SAĞLIK VE MUTLULUK DOLU NİCE NİCE YILLAR, SEVDİKLERİNLE BERABER ( YANİ BİZLERLE :-)))) )


14 Kasım 2007 Çarşamba

polski sklep, da, pravda

merhabalar canlarım... bugün size ruslardan ve ruhlardan bahsedeceğimdir. konuya uygun başlığımızın olması için de bildiğim rusça kelimeleri art arda sıraladım. sadece " da " nın anlamını biliyorum. pravda da bir gazete ama herhalde hürriyet, milliyet filan gibi bir anlamı vardır. belki de " gazete " demektir :-))) polski sklep ise laleli'deki dükkanların kapısında yazar, edepli birşey olduğunu zannediyorum...

bugün iki rus müşteri vardı, bizden hazır giyim ürünü almak isteyen. bütün piyasayı, firmaları, alım yapılabilecek ve yapılamayacak olanları, kendimize sakladığımız ufak tefek sırları öğrenmişler. daha doğrusu hemşehrilerimiz öğretmişler sağolsunlar (!). rus da gelmiş bize işin hammaliyesini yaptırmak istiyor. kaliteye laf ediyor, fiyatı beğenmiyor, memnuniyetsizmiş gibi davranınca ne elde etmeyi umuyorsa artık

biz ülkece hangi niteliğimize güveniyoruz acaba? fransız kozmetiğine, alman endüstrisine efsanesi yıllardır var. peki biz neyimize güveniyoruz sizce? bindiğimiz dalları kesmedeki yeteneğimize mi? galiba bugün yine mavi günümdeyim, en iyisi ben kaçayım, sizin de tadınızı kaçırmayayım. plattenspielerda sizin için bir parça çalıyorum şimdi; unforgiven II... keyfini çıkarın

12 Kasım 2007 Pazartesi

selam dünyalılar, ben dostum


nasıl uyku isteğim var. bu konuda şu sıralar ikiyüzlüce davranıyorum şöyle ki; normalde hele de pazar günleri öğlene kadar uyumayı sevmem. amma velakin havalar soğuduğundan mıdır, kendimi yorgun hissettiğimden midir bilinmez şu günlerde bir uyku isteği hasıl oldu bende. mümkünse tüm gün pencere önündeki koltukta bulutları izleye izleye uzanmak istiyorum, arada uyuklamak, arada film izlemek, arada birşeyler içmek filan. ama yerimden kalkmadan bütün bunları yapmak istiyorum, filmi playera yerleştirmek için dahi kalkmak istemiyorum yerimden. cumartesi ( 10 kasım ) keremo ile birkaç çizgi film aldık; sponge, bir böceğin hayatı ve şrek 3, yağmurda yürüye yürüye eve döndük, bahsettiğim koltuğa ikimiz sığışıp izledik filmleri. çok keyifliydi. sonrasında keremo'yu uyuturken ben de uykuya dalmışım. oysa keremo uyuduktan sonra kalkıp ocean's 13'u seyretmeyi planlamıştım. gecenin bir vakti uyandim, cenkerdem bir kanalda program yapıyorlarmış, denk geldiğime çok sevindim, bazı esprilere kahkahayla güldüm resmen. pazar günü de kuzen murat'ın taşınacağı evi için gerek malzeme alışverişine yardım ettik ve haftasonu geldiği gibi hızlıca geçti...

bir arkadaşımız eskiden " haftanın üç günü 24 saat çalışayım, yeter ki haftasonu tatilim 4 gün olsun " diyordu. çok haklıymış...

hadi sevgili okur, evine git ve benim için biraz uyu, uyu, uyu, uyuuuuu, uyuuuuuuuuuu

7 Kasım 2007 Çarşamba

uzay komporu

sevgili okur ( artık tek kişi olduğunuzu biliyorum ), hattı zatında bu da birşeydir, ya siz de olmasaydınız ve kendim yazıp kendim okusaydım. kendime mektuplar şeklinde.

neyse felsefeyi geçip hikayeye geliyorum; dün akşam keremo'yu anneannesinden almaya gittim; yine gelmedi. " seninle değil babamla geleceğim eve, sen kendin git " dedi. ben de eve tek başıma gitmektense keremo ile birlikte babasını bekleyelim dedim. keremo bir oyun oynamak istedi ve astronotçuluğa başladık; keremo astronot oluyor ve uzayda neler olduğunu anlatıyor bana

"güneş var ama çok uzakta, yakmıyor, aydedem var güzel ve büyük, yıldızlar var ve de çok fazla gezegenle kompor var. gezegenlerin otuzuncusunun adı sempıl, sempıl. komporlar da çok büyük ve hiç uyumuyorlar, inanılmaz ama hiç uyumamışlar anne " diyor. " gezegenlerin yanısıra dünya da uzayda bulunuyor " dedi. sürekli de roket istiyor, uzaya gidecekmiş " oğlum daha roket kullanma yaşına gelmedin beyaf " diyerek şimdilik atlatıyorum ama mecbur kalırsam çocuğu üzmemek adına alacağım tabi. tek korkum bizim oralarda yabancı araç yani her akşam o mahalleye gelen araçlar dışında bir vesait parkedince hırsızlar hemen camını kırıyorlar. ee ya bu roket meredinin de camını kırarlarsa ne ederim ben, nerede yaptırırım? roket sigortalayan şirket cam kırılmasını sigorta kapsamında sayar mı? ooof off sevgili okur büyük başın derdi de büyük oluyor gördüğünüz gibi. ben boğa burcuyum ya; hani büyük baş olayı... bir de ehliyet meselesi var tabi, duyduğuma göre roket sürücü ehliyeti nasa tarafından veriliyormuş, şimdi çocuğumu amerika'ya mı göndermem gerekecek bir de? hıh, hiç olmaz, çok karışık bir memleket, yollayamam ben kuzumu. zaten annesi paranoid resesyonda ( böyle birşey var mı bilmem ama kendi diagnosisim bu işte ben buyum; dublin'de keremo gözden uzaklaştığı an afakanlar basıyor, kafamda felaket senaryoları yazıp çocuğa hönkürüyordum. kendisi kaldırımdan yola doğru koşuyor, masalara çıkmaya çalışıyor, ağzını vurup damaklarını kanatıyor, kafasını çarpıyor, kaldırıma oturup ayaklarını yola uzatıyor ve hemen dibinden de otobüsler geçiyor, bu arada ölüyoruz korkudan çocuğun bacakları gitti diye. en son olay; istanbul'da uçaktan inmek için sıra beklerken keremo aralardan fıydı gitti, ben indiğimde körükte bile yoktu, koştum pasaport kontrole doğru, hıh ıh yok, tekrar uçaktan indiğimiz noktaya yöneldim yine yok. tam ağlamak üzereyken bir polis gördüm ona sordum görmediğini ama keremo'yu bulamazsam polislerden yardım isteyebileceğimi söyledi. az sonra ilerden bana doğru koşmakta olan keremo'yu gördüm ve yeleğinin ensesine gelen tarafından sertçe tuttum, kızdığımı anladı ama yanımda yine kalmadı koşturmaya devam etti taa ki valizleri almaya gidene kadar. bu çocuk ehliyet alsın diye amerika'ya yollanır mı? en iyisi ordan bir kaç arkadaşı arayıp rüşvet müşvet artık ne gerekiyorsa yapacağız alacağız bu ehliyeti oraya gitmeden ) roket tedariğini nasıl yapacağız bilmem artık, ey yegane ve kıymetli okurum söyler misin bana nereden alınır bu cihaz? hatta varsa oradan bana akıl, fikir, sakinlik gibi erdemleri enjekte edebilecek bir müstahzar da alayım, parası neyse ödeyeceğiz!!!

6 Kasım 2007 Salı

bir takım fotolar

üstte: en eski bar
tara tepesi'nde keremo ( ülkenin eski başkenti - sadece boş bir tepe )

keremo havaalanı yolunda durakta, maltheser tüketiyor

wicklow'da göller, çok lezizdi...

kilkenny'de deniz böcükleri, bono'nun evi de bu köyde. ancak kapısından başka bişii görünmüyor ki o da pas içinde. bi boyatamamış. hadi kendisinin zamanı yok, meşgul dünya meseleleriyle filan, mühim şahsiyet. ya o karısı? ne yapıyor bütün gün? hiç, adamın kazandıklarını ye dur!!!

st. stephens green; leziz park

yorgun ayaklarım, st. john's church bahçesi

st. john's church arka yolunda deyvit ile keremo
city hall tavanı, işte bono'yla burada görüştük; tavanda değil tabi, tabanda. orada sadece mermer olduğu için tavan detayını size gösteriyorum

city hall karşısında bana ilginç gelen bina.

st. patricks church'un olduğu tepede otlayan inekler. bunlar holy süt veriyorlarmış :-)

wicklow yolunda keremo, şoförle pek bir anlaştılar!!!

st sthephens' green'de keremo

biri bono da diğerini tanıdınız mı bilmem. neyse söyleyeyim; ben

phoenix park'ta yapraklar...

odamızdan gün doğumu

suburblerden birinde keremo aradığı motorsikleti buldu...

dublin tower yolunda keremo, kendisi yolu bildiğinden bizi beklemeden gidiyor...

zoo'da filleri izlerken. keremo da zoo dediği için öyle yazdım; yoksa hayvanat bahçesi demeyi de biliyorum :-)
aklımda kalanlar, chicken royale, grafton street, national irish museum, trinity... ben var yine gelmek :-)

2 Kasım 2007 Cuma

döndüm

eyyooooo, döndüm arkadaşlar... hemen fotolar ve yazılar gelecek, irlanda güzel, sıcakkanlı ve çok şeker insanlar. ben var yine gitmek

ofiste işlerim çok birikmiş. en kısa sürede anılarımızı paylaşacağımdır okurlarım, merak etmeyin.

19 Ekim 2007 Cuma

das wörterbuch

bir arkadaşımız keremo'nun söylediği komik kelimeleri yazmazsak unutacağımızı söyledi. ben de yazıyorum;

aabak = ayakkabı

ağya yakalanmak = ağa yakalanmak

altın kusula = altın pusula

altun yüzage = altunizade

badi = başak

bakingan sarayı = buckingham sarayı

biro = puro

borgın king = burger king

canlıca = çamlıca

deyvit = zehra

ekitek = etiket

esinebeş = cinebeş

etedilik = elektrik

firamit = piramit

funday = hyundai

gaburga = kaburga

geler misin = gelir misin

geyk = geyik

hakkı baba = tavşan

haps = hapis

hibal = sibel

hokkay = yüksel

ılhamur = ıhlamur

jenatör = jeneratör

karhaman = kahraman

kepçak = ketçap

kondol = gondol

koyuşın = esmer ( sarışından mütevellit )

mekdanus = mc donalds

mikibi kasabası = bikini kasabası
sponge'ın yaşadığı muhit:-))) )

moza = boza

muslat = vuslat

parfün = parfüm

pegyamber = peygamber

porkatal = portakal

safir = misafir

serbis = servis

tahteravil = tahterevalli

taski = taksi

terövist = terörist

tunapark = lunapark

verer misin = verir misin

yadro = radyo



* anneannesiyle bir gün sokakta yürürken geçen cenaze arabasına o kadar dikkatlice bakmış ki bizimki, anneannesi mecburen " insanlar ölünce bu araçlarla taşınırlar " demiş. keremo da sormuş " cenazeleri bu kamyonette mi taşıyorlar? "

* dün gece deyvit'in saçlarını sarı yaptığını anlattığımda " anne sen de sarı yap, ama samsarı. öyle arada turuncu filan gibi olmasın. ben sarı çok seviyorum " dedi. bense seni seviyorum dedim.

* bugün oldukça komik bişii geldi başıma; öğleden önce bir müşteriyle görüşmem vardı, onların ofisine gittim. görüşeceğim kişilerin o an bir meşguliyetleri olduğundan toplantı odasına alındım. odada çin'den gelen enteresan numuneler vardı. incelerken bir tanesinde hoş detaylar olduğunu farkedince hemen iki fotosunu çektim ve makinamı çantama kaldırdım. az sonra toplantı başladı. çok kafa dengi ve komik iki meslektaşla toplantı yapınca epey eğlendik, güldük. bu esnada odada kamera olduğunu farkettim. tuhaf geldi toplantı odasına kamera koymaları ama önemsemedim. sonra şirkete dönüp bizim ofistekilere fotoları gösterirken kamerayı hatırladım. benim çaktırmadan fotoğraf çekme anımı birileri görmüştü. someone is watching meeeeee. ıyyy. olmaz böyle şey yoksa rüya mı? hemen kendimce çok normal birşey yapmışım gibilerinden bir mail düzenledim ve muhataplarıma yolladım. umarım çok gülmemişlerdir benim çaktırmadan fotoğraf çekmeme :-(

* yarın tahsilat günü, gidip oldukça yüklü miktarda para toplayacağımdır. siz de toplamak isterseniz numaraları kaydedin; 6, 12, 25, 29, 35, 37... bu kıyağımı da unutmayın...

hade iyi akşamlar, kovalasın sizi tavşanlar
not: sağ üstteki foto yağmurlu bir günde otomobil camına yapışan damlaların ardındaki yüksek görüntüsü. fotoğrafı çeken; reyes lopez torres alfonsa garcia ( bu gerçek bir isim, benim ispanyol bir arkadaşımın adı, şaka gibi di mi? )

18 Ekim 2007 Perşembe

mahpus fotolar


dijital kameramın kablolarını ( hem şarj hem de içerik aktarım kablosunu, USB mi ne diyorlar ) hani yanlışlıkla (!) çöpe atmıştım ya, işte nihayet sipariş ettiğim yeni kablolar geldi. kamerada mahsur kalan fotolar kurtarıldı. bir kaçını sizle paylaşacağım. kendi fotomu da yayınlayacağım, üç kız kardeşimle beraber çektirdiğimiz bir fotomuzu hemi de... bekleyin
keremo çok komik, sütün inekler va anneler tarafında yapıldığını teşhis etmiş, devamlı bana " sen de bir ineksin " diyor. babasına da " öküz ". çünkü ineklerin erkek olanlarına öyle denirmiş. kendisi de danaymış. dün ilk kez ödevini yaptı ( burada alkış efekti alalım ) ve arkadaşlarının da hiç ödevlerini yapmadıklarını, bu duruma öğretmenin çok bozulduğunu ve nasıl kendisi bugün ödevlerini bitiriyorsa ( kalanını aynen onun cümlesiyle veriyorum ) " gayet arkaşlarımda titizce tamamlarlar bugün ödevlerini sanıyorumki " dedi. biz mehmet ile sadece bakakaldık. tabi, gayet tabi, dedik ve çıktık odadan.

bizim evde iki erkek bir de kız varmış. o yüzden erkeklerin sözü geçermiş, çünkü onlar iki taneymiş. siyah renk ile benim adim cok benziyormuş o yüzden benim en sevdiğim renk siyahmış.

bayramın ikinci günü, sabah dokuzda taksim'de yağmurda dolaşırken kapüşonlu montumla ıslanmıyor olamama rağmen ayaklarının ucuna kalkarak beni de şemsiyesinin altına alma çabasını görmeliydiniz... akşamüstü de yüksek'le dışarı çıktılar. eve dönerlerken ( keremo bir bahane bulup çile odasına dönüş yolunu uzatmalı ya ) " yük sana kahve ısmarlayayım mı? " demiş. girmişler meşhur bir kahveciye, yüksek'e " sen otur ben sipariş veririm " diyerek kasaya yönelmiş. siparişi alacak olan kıza " bize iki kahve, bir de ben şu tatlılardan bir tane istiyorum " diyince kız şaşkınlıkla yüksek'e dönmüş, yüksek de siz ona portakal suyu verin diyerek akıllıca bir yönlendirme yapmış. nasıl babacan, nasıl koruyucu diyor yüksek. eve döndükten sonra pucca adlı bir kahramanı olan çizgi film serisini bir izledik.. bugün altıncı gün olacak hala da izliyoruz. ezberledim ben tüm maceraları. hepsinde garu ( pucca'nın sevgilisi ) maceraya atılıyor, yüzüne gözüne tam bulaştıracakken pucca gelip olayı çözüyor kimi zaman zekasıyla kimi zaman kuvvetiyle... pucca bir kız olmasına rağmen ( aslında bir kız olduğu için desek daha doğru olacak ) garu'dan ve filmdeki diğer tiplemelerin hepsinden daha güçlü. aslan pucca. ne varki bu heroic karakterin besin kaynağı garu'dan alacağı öpücük. hain garu'da öyle diretiyor ki öpücük vermemek için. aynen benle keremo gibi. aman kendini öptürmesin, erkek adamlığına zelal gelmesin de.

bu akşam da pucca izlemek zorunda kalırsak annemin evine döneceğim, psikolojik işkence var bizim evde. pucca var, makarnayla dünyayı dolaşıyor, ay küresi için dağlara tırmanıyor, film çeviriyor, pinpon oynuyor, faal ötesi bir arkadaş. işte o pucca yüzünden oceans thirteen'i izleyemedim henüz. zavallı cd öylece bekliyor sırasını...

günlerdir saçlarım trajik halde. o kadar biçimsizler ki ne yapsam şöyle derli toplu durmuyorlar. hepsi adeta bağımsızlıklarını ilan eden cumhuriyetler gibi. tüm teller ayrı bir yöne doğru duruyor. bir gün şapka, bir gün toka idare ediyoruz bakalım. saçları bu kadar kötüyken bir female kendini nasıl hisseder bir düşünün; işte aynen öyle hissediyorum.

hergün anlamlı anlamlı rüyalar görüyorum, kendim de şaşırıyorum gördüklerime, film gibi resmen. hepsinde ya bir olayı çözüyorum, ya olay çıkarıyorum, birkaç gün sonra o rüyanin yeni episodu geliyor filan.

dünyaya yeniden gelirsem; reenkarnasyon olayı, aşçı olmak istiyorum. remy gibi. damak tadı sahibi, leziz şeyler pişirebilen, yemek yoluyla da olsa insanlara özledikleri zamanları hediye edebilen bir usta.
umut etmekten vazgeçmeyince hayat daha güzel, daha tutunulası... şöyle sarılıp öpesim geliyor hayatı, çok güzelsin ve iyi ki varsın demek istiyorum. seviyorum seni, bana verdiklerini. ya tanışmamış olsaydık demek istiyorum kendisine. ne çok şey kaçırırdım, keremom, ailem, arkadaşlarım, otomobiller, seyahat özgürlüğü, ooo daha neler neler.

bu bugün için ruh halim olduğundan kelli böyle pembeötesi bir yazı okuyorsunuz, kıymetini bilin; öncelikle kendinizin, hayatınızın, sevdiklerinizin, renklerin, seslerin ve herşeyin aslında. rahmetli altan erbulak'ın bir lafı var, çok çok severim; herkesi sevmek zorunda değilim ama sevdiklerimi her an kaybedecekmiş gibi severim.

öpüyorum sizleri, çok çok, içten içten , karşılık beklemeksizin, hade yine iyisiniz bu ayki aidatları sildim. bedavaya yazılar, istediğiniz gibi okuyun, istediğinize de okutun. hatta bu mutlu hissiyatımız şerefine yıl sonuna kadar parasız. öfff az önce telefonda iltifat yoluyla kendi sattığı ürünleri almamı sağlamaya çalışan oooz'un dediği gibi nambır van'ım ben.

bu fotodakileri size sırayla tanıtayım; sol üstteki ben, yanımdaki kızkardeşim, sol alttaki diğer kızkardeşim, sağ alttaki de daha diğer kızkardeşim. en büyükleri benim. diğerleri benden küçük yani. anlaşılmayan bir nokta varsa diye bu kadar uzun açıkladım. hiçbirimiz birbirimize benzemeyiz, birimiz sakinliği sever, huzur içinde battaniyesini alıp uzanarak kitap okumayı, bir diğeri yemek yapmayı, biri otomobil yarışlarından hoşlanır. ötekisi seyahatten. bunca farklı niteliğe rağmen nasıl iyi anlaşıyoruz birbirimizle bilseniz... neyse başka bir yazıda bahsederim artık kardeşlerimden, bu yazı çok uzadı. dördümüz de size selam gönderiyoruz. iyi günner... hünnap


15 Ekim 2007 Pazartesi

duygudurum

irmik paketlerinde bizim lisanımızla " irmik " yazısının hemen altında " durum semolina " yazar. bunu pek bir itinayla öğrenmişimdir ancak hiçbir bulmacada çıkmaz. tüm bilgilerin bir gün elbet işe yarayacağını düşündüğümde sabırla bu bilginin kullanılacağı zaman ve mekanı beklemekteyim.

konubaşlığının yaptığı çağrışımla geldiğimiz bu noktadan esas konuşacaklarımıza gelelim artık. yine çok dolandırdım lafı biliyorum, hayır taksici olsam fazla para alabilmek için kurduğum hain plan diye düşünebilirdiniz. bayram hızlı, acılı, hüzünlü geçti. bir kaza, iki cenaze, gözyaşları... mehmet'in kuzeni ve eşi, iki çocuklarıyla yolculuk ederken kaza geçirmişler, çocuklar iyi ancak anne baba ebedi hayata göç etmişler. bu kuzenle tanışmamıştım ben, çocuklarıyla da. Allah müteveffaların anne babalarına ve çocuklarınaa hem sağlık, hem sabır versin inşallah demekten başka söz bulamıyorum.

gelelim bizim güzide bayram ziyaretlerine dersek; sadece iki ziyaret yaptım. büyüdükçe bayramların büyüsü azaldı benim açımdan, ben küçükken prens, kont, soylu duyguların insanı, dürüstlük abidesi, vay be ne dobra biri ya diye nitelendirdiğim kimselerin maskelerinin ardındaki yüzlerinin görünce ziyaret hevesim gitgide azaldı. sanıyorum şimdi de sıfır noktasında. bayram güzel, bayramlaşmak, ziyaretler hepsi çok güzel, mutluluk verici,gerçekten. eski günlerden konuşmak, küçüklüğünüzü bilen insanların yanında bulunmak, her evde süper tatlıların olması, derli toplu giyinip kendini sokağa atan amcalar, teyzeler, çocuklarının ellerinden tutmuş gezmeye giden aileler, topluluk ruhu, manevi yönü kuvvetli takvim günleri... hepsi güzel. beni körelten; az evvel tasvir ettiğim yaşlı amca ve teyzelere, çok çocuklu ailelere duyduğum hissiyatı ziyaret etmek durumunda olduğum insanlara duymamam. duymuyorum kardeşim, üstelik " sen birine ne hissediyorsan o da sana aynını hissediyordur " düsturuna inanmış biri olarak sizin de beni görmekten hazzetmediğinizi biliyorsam, ağzıma palyaço makyajıyla sabit bir gülümseme oturtup sizi ziyarete gelmeme de annem müsaade etmiyorsa elimden ne gelir? ( o makyajla hadi yine idare ederdim, fazla konuşmayıp sürekli mütebessüm halde oturan iyi aile kızı rolünü oynayabilirdim oysa ki )

keremo büyüyünce aynı ben gibi düşünürse ne kötü olacak. ya hiç düşünmeyecek, yormayacak o güzel kafasını ya da mutsuz olacak böyle garip bencileyin...

bayramın bana faydası, az ama öz topladığım bahşişler, ilk ve oldukça başarılı ayçöreği denemem, elma rendesi sayesinde olağanüstü lezzet kazanan muffinim ( hatta keremo gibi bir kek ustasının ağzından " anne bu topkek gibi olmuş " iltifatıyla taltif oldum ) :-)))) ve en önemlisi üç günü kuzu kuzu me ile geçirebilmem oldu. gerçi itiraf etmem gerekirse birkaç kez birbirimize girdik, kıran kırana kavgalar ettik filan.. arife günü mısırçarşısının yanında satılan hayvanları görmek için tutturunca, tüm çalışan annelerde olduğu gibi vicdanım bu emre itaat ettirtti beni. o kalabalıkta balık, kedi, köpek, fare, ördek ve muhtelif kuşlar gördük. pek öğretici bir seyahatti canım. bir ara gözden kaybettim keremo'yu, şöyle üç saniye kadar ve delirdim zannettim. dönüş tramvayında bir abla ve iki abiyle tanıştı küçümenin benim. her üçü de çok şeker tiplerdi. bir tanesi öğretmenmiş ve hiperaktivite ve konsantrasyon noksanlığından şüphelendiği için bir doktora gitmemiz gerektiğini söyledi. keremo çok hareketli olduğu için bu diagnosise varmış kendileri. oysa tutunmak için kullanılan barlara tırmanıp maymun gibi sallanması ve ya vatmanın oturduğu kabinin düz duvarına pençe vaziyetine getirdiği parmaklarıyla tırmanması bence hayvan sevgisinden. yani ben öyle düşünüyorum, hayvanları taklit ediyor. sürekli zıplaması ise aldığı kaloriyi harcamak içindir herhalde. benim ooolum hiperaktif olamaz!

geçen sabah gözlerini açtı ve bana ( zaman zaman beraber uyuyoruz itiraf ediyorum, keremo birbuçuk yaşına kadar kendi odasında ve yatağında uyudu. o sene amsterdam'da bir otelde o akdar kirli bir çocuk yatağı getirdiler ki; remy'yi bile orda yatırmam ben. eee ne oldu tabi, çocuk bizimle uyuyabileceğini keşfetti. sağolasın jolly carlton! ) " annecim bana istersen bazen oooluşum, bazen de oğlum diyebilirsin " dedi. izin veriyormuş yani. sağolsun tabi, eee çocuğu evropai standartlarda kendine güvenen, ne istediğini bilen şahıs olarak yetiştirmeye çalışırsan bu olur. ne olur; ilk önce vize olayını öğrenir eşşolubeşkulak. senden mi izin alcem ben sana nasıl hitabedeceğime dair? oooluşum, kuzum, kazım, kurbağalıderem, fazulyem, böcüüüüüm, solucanım, koalam, fışfışım, dorutayım, kapuskam... öperim milyon kez o hiç izin vermediğim gıdından, hatta uzun uzun koklarım da... ohhh be ne güzel şeymiş şu internet, blog olayı filan. istediğini yapabiliyor insan :-)

hadi ben kaçtım, son bir şey söyleyip; bugün eve bilgisayar götürüyorum. eğer bu yüzyılda internet bağlatmayı da başarabilirsem daha sık ve enteresan yazılar yazabilirim ve de iş saatinde yazı yazıyorum diye vicdan yapmam. oooh misssss. hadi öperim hepinizi bayram münasebetiyle. kapının ordaki şekerlikten alın kısmetinize düşenleri. birer birer alın, benim gibi beşer onar yiyip baaarsak spazmı yaşamayın canlarım benim



3 Ekim 2007 Çarşamba

webhospitality

internette dublin ile ilgili konular ararken google'da çalışan bir arkadaş edindim; lezüz yazıları var kendi blogunda, zaten ben dublin ile ilgili her konuyu sevdiğim ve ilgilendiğim için verdiği linkler, dublin haberleri hepsi çok güzel, siz de okuyun derim. amma bir konu var ki bu noktada kendisini kınamak istiyorum; tüm dublinliler alkolik mi mi beyaf? rica ederim yani...

bu arada bizim kuş yuvasındaki kuşlar çatıda yürüyorlar, ayaklarında da sanıyorum kösele botlar var, nasıl ses çıkarıyorlar nasıl anlatamam. sürekli tıkır tıkır bir gürültü mevcut evde. çıldırciyim. madem üst kat komşumuz olmak istiyorsunuz bari sessiz olun!!!

dün gece uykum kaçtı, gece ikiye kadar pırasalı börek ( söylemesi ayıp nefis olmuştu ) ve de limonlu cheesecake yaptım ( cheesecake dolapta demleniyor, kısmetse bu akşam lüpleteceğim ). sonra uzun uzun televizyon seyrettim, prime timeda ve gün içinde abuk subuk programlar yayınlayan kanallar gece nasıl manalı diziler veriyorlar, her birinden dersler çıkarılacak şekilde, hayret edersiniz. gece izleyicisinin aklı farklı mı çalışıyor????

bugün oruç için niyet ettim... Allah kabul etsin, çok ama çok acıktım. aklıma hep yemekler geliyor...

hadi kremalı tavuklar dilerim

2 Ekim 2007 Salı

zübüklükler

cumadan beri başıma gelen zübüklükleri sıralamak istiyorum sizlere canlarım...
cuma günü taksim'de bir müşteri görüşmesine gitmek için bakırköy'den otobüse bindim. benim öksürük krizim otobüste en fecisinden nüksetti. sanıyorum otobüsteki kimse birbirini tanımıyordu, konuşan insan sayısı sıfırdı, otobüsün susturucusu da muhteşem çalışıyordu motor gürültüsü filan minimumda, izolasyon da iyiydi ve dışardan da ses gelmiyordu dolayısıyla ortamdaki tek ses benim gürül gürül öksürmemdi. ben susmak istedikçe boğazımda dolaşan minik karıncalar yürüyüşlerini hızlandırıyorlardı. korkunctu ne diyeyim. önce merter'de sonra topkapı'da, haseki'de ve unkapanı'nda ataklar geldi. şişhane'de otobüsten iner inmez son krizi atlattım. toplantım bitti. şirkete dönerken birlikte geldiğim arkadaşımın acilen kendi şirketine dönmesi gerektiği için daha fazla sıkıntı yaşamasın diye kendim gitmeyi teklif edip arabadan indim, çoğu zaman yaptığım gibi yanlış yerde tabi ki :-)... elimde koca bir çanta ( hatta valiz ), kendi postacı çantam ve ben olmadık yerlerden geçerek nesrin'in bizi alacağı noktaya vardık. varana kadar da pek çok şoföre dişlerimi göstermek zorunda kaldım. yol kenarında elinde valizle yürüyen bir bayan görmek sinir ediyor olmalı onları. ben öyle anladım.

cumartesi iş çıkışı küçük bir alışveriş turu, eve benden önce gelen misafirime yetişme paniği ve de keremo'yu anneanneden alma işleri vardı. neyse ki ( büyük ) bir kısmını yüksek halletti. keremo'ya yemek yedirdikten sonra sohbete koyulduk derken kendileri gelip " annecim özürle banyoya gider misin ? " dedi. bu felaket anlamına geldiği için koştum, arkadaş havlu asacağının tıpa gibi olan kapaklarını sökerek lavaboya tıkaç yapmış. hemen akabinde suyu da açarak kendine suni gölet oluşturmuş. sular banyonun zeminine taşıyorken yetiştik. banyo silindi, kurulandı, keremo'nun suları süzülen giysileri değiştirildi. bu kez de küçük böcüğüm odasını dağıtarak dikkatimizi çekmeye çalıştı. ama ne dağıtmak! firuzan gittikten sonra ise adeta bir kuzu gibi odasında kendi kendine meşgaleler bulmaya başladı. sonra mutfakta yerde çömelip kurbağa misali sandalyenin üztüne zıpladı ve kendi kendine " ihtimali olmayan bir şeyi gerçekleştiriiim " diye tezahüratlar yaptı ( bense dumur vaziyette, nasıl yani; ihtimal ??? ) uzunca bir süre oda toplamaya karşı çıktı ( benim tiz sesimin ne denli yüksek tonlarda çıkabildiğini anlayıncaya kadar ) sonra odasını da topladı neyse ki...

o günü de öyle böyle atlattık

pazar sabahı keremo saat yedide " anne bak bu hasta " diye can çekişen bir böcek getirdi. nerden buldun bunu, ıyyyy çığlıklarım sebebiyle keremo yere yattı, sırtüstü yattı, ayaklarını ve ellerini kaldırıp düzensizce sallayarak kımıl kımıl bir böcek taklidi yaptı ve böceği neden kaldırıp getirdiğini söyledi. çünkü böcek " imdaaat, arkadaşlarım bana yardım eden yok muuuu ? " diye bağırıyormuş :-)))) aynı gün anneme yemeğe misafirler geleceği için ben de pasta, ekmek ve kurabiye yaptım. keremo ile onları anneannemize bırakıp dışarlarda gezmekti planımız; hava da çok güzeldi. ancak annemlerde kapıdan girer girmez " şu kereviz salatandan yapsan " talebi " havuç salatandan yapsan ", ardından " su böreği yapsan ", pilav, patlıcan, şu bu derken tam 32 kişilik dev bir aç ordu bastı evi. yemek servisi, bulaşık, çay servisi, bulaşık, tatlı servisi, bulaşık, on kadar çocuk, bir ameliyatlı hastamız, isviçre'den o gün gelmiş dayılar, balkonda gizlice sigara içenler... anlatılamaz nasıl etnik, avantgarde ve sürreal bir grup olduğumuz. maskeli onlarca yüz birarada. tesadüf eseri keremo'nun büyük kanepe ile duvar arasına sıkıştırdığı ödevini bulduk ( !!! ). nasıl bunu düşünebilmiş anlayamadık, küçücük boyama ödevi zaten, niye yapmak yerine saklarsın ki? sonunda keremo'nun uyuması gerektiği için ikimiz eve döndük. " maalesef anne bugün de bu evin tuvaletine gitmeyeceğim " diyerek iki haftadır büyük tuvaletini yapmayan oğlum nihayet gerçekleştirdi bunu, ben de boncuk bulmuş gibi oldum ve bugün de bitti :-) bu kadar sevinmemem gerekirdi aslında, hakikaten o da boncuk olduğunu düşünecek, üff sevindim işte n'apabilirim?

pazartesi günü sabah hazırlanırken eldiven takmak istedi; annecim buna uygun mevsim değil şimdi, eldiven takma dedim. niye, sonbaharda değil miyiz? diye cevap verdi bana. okula gitmeden önce kırtasiye alışverişi, okula gidiş, iş yerinde yoğunluk ve yorgunluk, akşam yemeğini yapacak usta hastalandığından yine onca kişiye yemek hazırlığı, sonrasında yine bulaşık :-(... bu arada bir arkadaşım telefonla " 63 ve 38 " sayılarını aklımda tutmamı, çok önemli olduklarını da unutmamamı söyledi. haydaaa, bir sayı tutmaca eksikti. zaten sayısal sebebiyle neredeyse rakamların 1'den 49'a kadar olduğunu iddia etmek üzereyim, bir de bu sayılar mı çıktı... sonra bir kaç yere numune bırakma / almayı takiben eve varış. cumartesi gelen konuklardan biri isviçre'de bir televizyon programında yaramaz, hiperkatif çocuklara yönelik yapılan ehlileştirme ( ! ) harekatını anlattı ( keremo ilerde bunları okursa herhalde bu cümleye çok kızacaktır, kusura bakma kuzu kuzu me ama sende beni zıvanadan çıkarıyorsun çoğu zaman ). şöyle ki; bir kartona çocuktan beklenen olumlu davranış mesela " sabah akşam sütünü içmen " yazılır, günler ve tarihler de işaretlenir. çocuk o gün olumlu hareketi gerçekleştirdiyse gün ve eylemin kesiştiği haneye gülen suratlı çıkartma, aksi durumda ise asık suratlı çıkartma yapıştırılıyor. normalde bir eylem için bir çalışma yapılırken benim gibi maymun iştahlı ve aceleci bir annenin listesi; sabah-akşam sütü, uyku, anneanneyi üzme, ödevlerini yapma, günlüğünü yazma, diş fırçalama gibi uzuuun kalemlerden oluşuyor. dün çok hevesle ilk günü biraz asık surat, biraz gülen surat atlattık.

bugün sabah sütümüzü de içip gülen suratı yapıştırdık, ardından " anne hadi gidelim. bir an önce okula gitmek istiyorum " dedi. nasıl mutlu oldum, nasıl. sonra yüksek işe giderken keremo'nun okula kum torbası ihtiyacından dolayı gittiğini, diğer çocukları hırpaladığını, öğretmenin diğer çocukların şikayetçi olduklarını söyledi. ne hale geldim görmeliydiniz. neden uyumsuz benim çocuğum, niye insanları hırpalıyor, nasıl yani, biz ona bir kez bile vurmadık o neden buna meyilli ki, acaba biz ona vursak dayağın kötü olduğunu anlar mı diye onlarca soru geçti kafamdan. yüksek de önce seviniyordu " heh hee, bizimki herkesi dövüyor " diye, hiç de iyi birşey olmadığını anlatınca da gidip keremo'yu öğretmene şikayet eden çocukları ispiyoncu diye kınamaya başladı, hatta anneanneye bu durumu anlattığı için öğretmeni bile hafif muhbirlikle suçladı ya. annem, okula gidip öğretmenle yüksek'in konuşması gerektiğini söylüyor; gitsin anasınıfına, diğer velilerin ortasında " sizin çocuk uyumsuz, kavgacı, diğer çocuklara çok sataşıyor, evde kavgayı teşvik eden hareketler yapmayın " desin, görsün gününü diyor. sanki bir evde devamlı boks yapıyoruz.

oldukça karışık bir yazı oldu, kaale almayın. hatta okumayın bu yazımı. direkt kafa karışıklığı olarak dökmüş olayım eteğimdekileri...

öptüm sizi şekerler