16 Şubat 2017 Perşembe

evet mi, hayır mı, söyle bana nedir senin cevabın... lallalalalalalaaa


merhaba sevgili takipçilerim,

malumu aliniz memlekette yeni bir kutuplaşma konumuz var, evet-hayır. Allah uzun ömür versin erkan yolaç beyefendi'nin hoşlanmayacağı bir ortam. o iki kelimeye tahammülü yok ya.

olur olmaz her şey nasıl da bölebiliyor bizi, pusula ile kolayca tayin edilebilecek istikametler, tüm kutsal kitaplarda kullanılan ortak dil, günlük giysi, hatta konuşmalar bile. hoş zaten bölünmeye hazırsan, bahaneler kendiliğinden gelir.

yurttaki durumun aksine, kendi içinde bütünleştiğim bir süreçteyim ben. keremo burdaaaaaaaaaaaa. bir haftalığına ışığını bizimle paylaşmaya geldi. karanlıkta fenerim o benim, fırtınada limanım, savaşta iki dakika durup soluk alabileceğim, ardından plana devam edeceğim sığınağım. parla sevgili yıldızım parla.

okulla ilgili çeşitli çalışmalarım mevcut, fund raise denilen meret o kadar kolay bir şey değilmiş, gerçi tohum ekmek, yaprak yeşillendirmek gibi hızlıca dönüşler alınabilen konular değil ama imkansız hiç değil. bu ilkeyle hareket ediyorum, sonuçlar paylaşırım efendim.

rustic pathways ve benzeri kurumların o kertede güzel yaz/tatil programları var ki, çocukların katılıp ne fantastik tecrübeler edinebileceğini hayal dahi edemiyorum. düşünmesi bile şahane. nahoş tek yanı; fiyatları.

paranın, insanların önündeki en büyük engel olduğuna inanmıyorum. o sebeple diyorum ki; vira dünyaaaaa, here we come.

son olarak harika bir "okuyan adam" fotosuyla size bugünlük veda ediyorum. haaa bir de orhan veli şiiriyle...



Ağlasam sesimi duyar mısınız
Mısralarımda
Dokunabilir misiniz
Gözyaşlarıma ellerinizle
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce
Bir yer var biliyorum
Her şeyi söylemek mümkün
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum
Anlatamıyorum

O. Veli

son dört mısrası için paylaştım bu şiiri, hayat hep böyle devam etmez. elbet güzel günler gelecek, hissediyorum, çok yakında, biliyorum, anlatamıyorum...

içten sevgiler

3 Şubat 2017 Cuma

hem meditasyon yapmama, hem de affetmeme

merhaba herkese,

bir önceki yazıma ithafen, affetme meditasyonu ile ilgili hislerimi belirterek yazıma başlamak istiyorum.

nasıl ki "ben elmayı seviyorum diye elma da beni sevmek zorunda değil" diyorsak, aynı şekilde her şeyi affetmemiz de gerekmiyor. bakın "her şeyi" diyorum, çünkü bazen beni kızdıranların insan formunda olduklarını düşünmüyorum. tam meditasyon sürecindeyken, kendimi affetmeye zorlamayı başarmışken, yeni bir kırılma noktası oldu veeeee "masa üstünde olmaması gereken bir malzeme olsa, ondan iğrenmemek için affetme meditasyonu mu yapacağım? hadi ordan, ya direkt o malzemeyi ortadan kaldıracağım ya da görmezden geleceğim" dedim kendi kendime. akabinde de meditasyonu bıraktım. o neymiş öyle, kötü şeyi affetmek için kendimi ikna edecekmişim, daha neler...

son yazımdan sonra, yılbaşı gecesi bir patlama oldu, berlin'de noel pazarına kamyonla girdiler, rus elçiye suikast düzenlendi... ne yazık ki güzel olaylar sıralayamadım. öte yandan; yeni bir yıli yeni umutla, sevgiyle karşılıyoruz. unutmadığımız yasamız var; umuttan vaz geçilmez.

benim güneşim belli, ışık kaynağım, yüzümü güldüren, hep özlediğim, Allah yokluğunu göstermesin dediğim hayatımın merkezi... büyüyor. kendi başına pek çok maceraya atılıyor. gurur duyuyorum onunla, tüm çocuklarla, gelecek onların. canım oğlum, hep yolun açık olsun, aşabileceğin güçlükler olsun, ışık saçmaya devam et. parla küçük yıldızım benim. sevgim, dualarım, aklım hep seninle. seni her şeyden çok seviyorum.



çocuklar olmasaydı, yeryüzünde hayat çekilmez olurdu, en azından benim için. hangi noktada hepimiz içimizdeki çocuğu kaybedip, nemrut yetişkinler oluyoruz bilmiyorum. bir an geliyor, o güzelim çocuk gidip, yerine makyavelist hasta ruh geliyor, geri dönüşümsüz bir değişim bu, radikal. işte bu ahval ve şerait içinde tek güzel an, çocukların nefesinin atmosfere karıştığı zaman. dünya iyi insanlar sayesinde ayakta denir ya, işte o iyi insan, çocuklar. biz değiliz, katran karasına bulanmış ruhumuzla, dünyayı ayakta tutacak iyiliğe haiz olmamız gayri kabili rücudur efendim.

hülasa, satırlarıma son verirken, içimizdeki çocukları da mümkün mertebe yaşatabilmek dileğimle.

sevgiler
keremo's mum

4 Aralık 2016 Pazar

affetme meditasyonu

merhabaaaaa, yine ben. yine etkileyici bir konuyla karşınızdayım. kaç kişisiniz acaba? bu yazdıklarım kaç kişinin bunalıma girmesine sebep oluyor?

bu haftasonu bir-iki saatimi gerçekten nefret ettiğim iki kişiyi affetmek üzere meditasyon yapmaya ayırmıştım. her şey güzel başladı. kendimi olaya kanalize ettim, telkine başladım. derken sıra visualizing kısmına geldi, o kişileri gözümün önüne getirip, onlarla ilgili duygularımı söylemek, affetmek, sevgi ve merhamet gösterme kısmı yani. aman tanrım, sanki buna bilinçli olarak karar veren kişi ben değilmişim gibi, birden gözümün önüne geldiklerinde onlara bakamadan seansı bitirdim. hayalimde bile yüzlerine bakmaya tahammülüm olmayan insanları nasıl affedeceğim? içimde onlara karşı bu kertede nefret beslememe sebep de yok aslında. dünyanın en büyük kötülüğünü yapmış değiller. tamam tahammül edilmez, densiz ve aşırı bencil oldukları pek çok kişi tarafından tescil edilmiş dahi olsa, bu denli nefret biriktirmem sadece bana ağırlık oluyor.

o sebeple bu pazartesiden itibaren, şimdiye kadar güttüğüm aşırı ignore etme politikasından vaz geçiyorum. kendimi, hedefinde onlar olmayan bir hayata layık görüyor, nefret yerine güzel duygular besleyebileceğimi biliyorum. illa onlara karşı güzel duygular beslemek zorunda değilim. onlar için beslediğim duygular yerine, örneğin kediler için güzel hisler biriktirsem, daha faydalı bir davranış olmaz mı?
tiplere bakar mısınız? yahu bunun bizimle ne alakası var diyorlar. sizinle alakası var şekerler, her şey sizinle alakalı. en sıkkın olduğumuz anlarda neşelenmemize siz yardım etmiyor musunuz? bal gibi alakası var işte...

bu aralar epey kendi kendime zaman geçirebildim. kimi zaman üst üste yapılacak şeyler birikir ve bir türlü sakin zamanlarınız olmaz ya, işte bu aralar bende epey bir tersi durum oldu. sıkıldığım şeyleri bir kez daha gözden geçirdim, elimine etmek durumundayım bunları hayatımdan. ilk fırsatta...
and then i have to start walking in the peaceful gardens of my mind...
görüşmek üzere... haiku şiiriyle selamlarım sizi

it's cold - and i wait 
for someone to shelter me
and take from here.






29 Kasım 2016 Salı

urlaub in angst

selaaaaaaaaaaaaaaaaaaam,

giriş şeklimden mutlu olduğumu anlamışsınızdır. mutluluk göreli bir kavram, kişisel sebeplerim var şu an kendimi böyle hissetmek için. lakin çok bireysel olduğundan, kendimden kelli kimseye bir faydası olmayacağı sebebiyle paylaşma lüzumu görmüyorum. ama mutluyuuuuuuuum, kendi adıma, böylesi bir ortamda içimde pırıl pırıl güneş barındırdığım için biraz utanaraktan mutluyum. gerçi bu yüzyılda çok fazla sürmez. en iyisi galiba çok bahsetmemek. şimdi gelelim asıl konuya...başlık ile kontrast teşkil edecek bir paylaşım ile başlamak isterim. "der spiegel" dergisinin, 9 Temmuz 2016 tarihli kapağı aynen şöyle:
(muhtemelen avrupalı bir aile, endişe içinde tatilde)

herhangi bir kimsenin korku içinde olması mutluluk duyulacak konu değildir. bununla birlikte, bizim yaşadığımızın adını da yazarak mukayese imkanı vermek isterim; leben in angst!

tam dünya birlikte kirleniyor, her yerde kan kırmızı akıyor. terör tehdidinin nerede olduğu önemli değil, canlı ırkını hedef alıyor olmasıdır konu olan, insanın insan öldürme arzusu. hangi amaçla olursa olsun...

geçenlerde "racing extinction" adında bir belgesel seyrettim. yönetmen louie psihoyos neslimizin, yeryüzündeki hayatın ne denli büyük bir tehlike altında olduğunu, kaçınılmaz sonun önlenemeyeceğini, ertelemenin ise sadece kitlesel işbirliği ile mümkün olduğunu, zaman zaman kamera karşısında ağlayarak anlatıyor. izlemenizi ısrarla tavsiye ederim.

(şu an tulipa ruiz - efêmera dinliyorum. harika bir albüm. akşamın darında hem yazmak hem de biraz olsun sakinleşmek isteyenler için bire bir. lütfen dinlemeyi deneyin. notaların çoğu daha sakin olduğunuz zamanları hatırlatacak, içinde kaybolmak isteyeceksiniz, inanın)

sabah, işe gitme çabası içinde trafikte ilerlerken yanı başımda sekiz - on kişi bir kavgaya tutuştu. yumruk yumruğa, hiddetle, birbirini ezmek istercesine. oldukça sinir bozucu bir sahneydi, nasıl uzaklaştım ben bilirim. sonra tüm gün gergindim. hepimiz ne kadar sinirliyiz, patlamaya hazır bomba gibiyiz adeta. neden bir norveçli sakinliği bize musallat olmuyor? biraz huzur istemek, mezopotamya coğrafyası için lüks müdür? akşam uyumadan önce o gün yaşadığı eğlenceli anları hatırlayıp gülümsemek, ertesi gün için tatlı bir heyecan dalgası içinde uykuya dalmak bu toprağın insanının hakkı değil midir?


harbe giden

harbe giden sarı saçlı çocuk!
gene böyle güzel dön;
dudaklarında deniz kokusu,
kirpiklerinde tuz;
harbe giden sarı saçlı çocuk!

orhan veli


(anakin skywalker)

bayramlık

koyunlar, keçiler ve koçlar için
ne kadar bayramsa kurban bayramı
bu barış var ya, bu barış
cephedekiler için o kadar barış

can yücel


(mahabharata)



bazı şeyleri açıklıyorum

soracaksınız: leylaklar nerede hani?
gelincik yapraklı metafizik nerede?
sözcüklerine incecik delikler açıp
onları saçan yağmur nerede?
kuşlar nerede hani?


her şeyi anlatayım.


kent dışında yaşardım,
madrid dışında, çanlarla,
saatlerle, ağaçlarla.


görülürdü oradan
kurumuş yüzü kastilya'nın
meşin bir okyanus gibi.
                       evime
çiçek-evi derlerdi, sardunyalar fışkırırdı
duvarlarından çünkü:
güzel bir evdi
köpekleriyle, çocuklarıyla.
                         hatırladın mı, raul?
rafael, hatırladın mı?
                         hatırladın mı, federico?
yerin altında, 
hatırladın mı, balkonlarında o evin
haziran ışığı çiçekler doldururdu ağzına.
                                          kardeşim, kardeşim!

her şey
o kalın sesler, tezgâhların tuzu,
kabarmış ekmekler çıkaran fırın
ve heykelleriyle argüelles pazarı
kurumuş bir mürekkep hokkasıydı sanki aldatmalar içinde:
yağ akardı kaşıklara,
ayakların, ellerin derin çarpıntısı
sokaklarda büyürdü,
metreler, litreler, temel
ölçüsü yaşamın,
                       balık yığınları,
rüzgâr gülünü bile şaşırtan
soğuk güneşiyle kiremitler,
patateslerin ince, çıldırmış beyazlığı,
domatesler yuvalanırdı denize dalga dalga.

bir sabah tutuştu bunların hepsi,
bütün canlıları yutmak için bir sabah
fışkırdı topraktan
şenlik ateşleri,
silah vardı artık,
barut vardı artık,
artık kan vardı.
haydutlar geldi uçaklarıyla,
yüzükleriyle, düşesleriyle haydutlar,
takdisler dağıtan kara keşişleriyle
haydutlar geldi gökyüzünden
çocukları öldürmek için,
çocuk kanı aktı sokaklarda
düpedüz çocukların kanı aktı.

çakalların bile tiksindiği çakallar,
kuru çalıların bile tükürdüğü taşlar,
yılanları bile iğrendiren yılanlar!
yüz yüze gelince bunlarla
kanını gördüm ispanya'nın,
kabarıyordu
bir onur ve bıçaklar dalgasında boğmak için sizleri!

hain
generaller:
ölü evimi görün,
bakın paramparça ispanya'ya:
erimiş maden akıyor her evden
çiçek yerine,
her çukurundan ispanya'nın
ispanya yükseliyor,
her ölü çocuktan bir tüfek fışkırıyor,
gören bir tüfek,
kurşunlar doğuyor her cinayetten,
o kurşunlar günün birinde
on ikisinden vuracak yüreğinizi.

soracaksınız: şiiri neden
düşleri anlatmıyor, yaprakları
ve büyük yanardağlarını ana yurdunun?


gelin görün kanı sokaklardaki.
gelin görün
kanı sokaklardaki.
gelin görün kanı
sokaklardaki.
pablo neruda
(villages of andalucia © michelle chaplow)

(civil war, spain - picasso)

bundan başka bugün sizinle paylaşmak istediğim 
bir diğer konu, sermaye sahiplerinin kendileri 
insanlığın da sahibi gibi görmelerinin ne denli 
aşağılayıcı bir durum olduğudur. aşağılayıcı 
derken proleter kesimden bahsetmiyorum, 
kendileri kapitalizmin kuklası olmuş, 
maddi varlık dışında beslendikleri kaynakları 
olmayan kesimin durumunu kastediyorum. 
kızılderili sözündeki gibi; 

son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, 
son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen 
bir şey olduğunu anlayacak...

28 Kasım 2016 Pazartesi

all my children

dicle hanım'ın ışıklarla dolsun yattığı yer, epeydir aklıma gelip duruyor "all my children". evet, gerçekten all my children, hepsini seviyorum çocukların. hmmm birden doğruyu söylemediğimi farkettim. sevmeyi beceremediğim bir iki çocuk var, umarım bu hissim değişir. bununla birlikte en öz çocuğuma bir nazım hikmet şiiiri ithaf etmek istiyorum, tam da şu özlem duygumun pik yaptığı günlerde. canım benim, kendi kanatlarını kullanman gerektiğine inanmasaydım, nasıl göz yumardım onca uzağa gitmene? hala kendimle mücadele ediyorum, suçluyorum bile kendimi, kızıyorum. inan bir anne için çok zor bir karar. yeniden aynı şeyle karşı karşıya kalsam aynı cesareti bulur muyum bilmiyorum. böğrüme oturan hüzün "hayır, öğrendin hasretin ne olduğunu, bir daha buna cesaret edemezsin" diyor..

çocuklarımıza nasihat

hakkındır yaramazlık.
dik duvarlara tırman
yüksek ağaçlara çık (sen elektrik direğine tırmanmıştın bir keresinde, ne yapacağımı bilememiştim, kereeeeeem, hemen in ordan, hayır dur yavaşça in diye söylenmiştim).
usta bir kaplan
gibi kullansın elin
yerde yıldırım gibi giden bisikletini...
ve din dersleri hocasının resmini yapan
kurşunkaleminle yık
mızraklı ilmihalin
yeşil sarıklı iskeletini
sen kendi cennetini
kara toprağın üstünde kur.
coğrafya kitabıyla sustur,
seni "hilkati adem"le aldatanı...
sen sade toprağı tanı
toprağa inan.
ayırdetme öz anandan
toprak ananı
toprağı sev
anan kadar...

1928

epeydir kişisel foto yayınlamamıştım, bir tane göndereyim. işte budur son halim...


keremo, geçenlerde ramayana destanı hakkında bir konuşma dinledim. ilgimi çeken kısmı seninle de paylaşayım: hani pek çok destanda anlatılır ya, hoca lanuyu himalayalara veya başka bir noktaya inzivaya gönderir, bu yolculuklar hep, lanunun en zorlandığı, çözüm bulamadığı zamanlarda gerçekleştirilir. bunun sebebi, destanların ekseriyetle nepal/tibet bölgesinden kaynaklanmasıymış. yani görünürde ölümsüzlük iksiri veya bilinmez bi çözüm kaynağı aramaya giden lanu, aslında kendi köklerine, tarihine iniyormuş. çünkü cevaplar, aradığımız şeyler, gelecekle ilgili ipucu, izini sürdüğümüz her neyse kendi köklerimizdeymiş.

tarih öğrenmek çok mühim, geçmiş bilinmeden geleceğe doğru yol alınmaz. alınır alınmasında da, mevcut duruma düşülür. hal-i pürmelalimiz ortada. bunun sebebi eğitimsizlik değilse, geçmişten ders almamak değilse nedir?

all my children, may Lord save and protect you all... 







hayat

merhaba,

yine çok zamandır yazmamışım. kelimeler çok birikti. bu satırları yazarken ispanyolca nefis bir parça dinliyorum, fazla odaklanmamı engelliyor, bir tür narkotik analjezik. tavsiye olunur; tuyo - rodrigo amarante. blogspot çerez vs kullanımıyla ilgili yeni bir bildiri yayınlamış, sorumluluk size ait şu bu... temiz sicilimi müzik için doldurmayayım. arzu ederseniz, yayın kanallarından birinden kolaylıkla dinleyebilirsiniz.

sonbahar geldi, bu sonbahar bana hüznü gerçekten getirdi. neredeyse narkotik analjeziklere varan bir teselli arayışına girdim, faydasız. hiçbir şey beynimin, düşüncelerimin yarısının daimi şekilde onda olmasını engelleyemedi. demek isiyorum ki çocuk; seni gönderirken başka ülkeye, aklımı da, sağduyumu da, metanetimi de gönderdim yanında. sen çok yaşa e mi? bu kadar iyi bir evlat olduğun için, sayende hayata daha sıkı sarıldığım için, kendin olduğun için, kocaman kalbin için sana çok teşekkürler.

ilk karşılaştığımızda da içime güneşi doldurmuştun, ağrım sızım geçmişti seni görünce. şimdi de benim devam olmayı sürdürüyorsun. omuzlarına bu kadar yük vermemeliyim diye düşündüm geçenlerde. sonra da dedim ki, o çaba sarfetmeden yapıyor bunu, gecenin gündüze dönmesi gibi, mevsimlerin akışı gibi.

arjuna'm benim, rama'm...

inan bana, bu hayatta benim başıma gelen en güzel şey sensin.


çocuklar (!) oyun oynarken


büyük ciddiyetle ne yapıyorlar acep...


tatil gülümsemesi


kim bilir dedesine ne muziplik yapma peşinde


kesin bir şey planlıyor ama ne?


yedi yaşındasın, harikasın, hep öyle olacaksın


2016 yaz, havuz çıkışı özçekim :-P

29 Temmuz 2016 Cuma

ad astra per aspera

herkese merhaba,

bugün yozlaşmadan bahsetmek istiyorum. türk dil kurumu'na göre kelime anlamı:
özündeki iyi nitelikleri bir takım dış etkenlerle zamanla yitirmek, soysuzlaşmak, özünden uzaklaşmak, bozulmak, dejenere olmak, tereddi etmek
"Kendisine büyük hizmeti dokunmuş insanları unutmak bir toplumun yozlaştığını belgeler." - H. Taner

iyi nitelikleri yitirme, bunu pek çok yerde görebiliyoruz. daha az dayanıklı tüketim ürünleri, sağlam olmayan binalar, 50 gramlık kağıda basılan kitaplar, besleme özelliği olmaksızın sadece karın doyuran yiyecekler ve biz insanlar... özümüzdeki iyilikleri kaybedeli epey oldu.

bittabi yozlaşmayan şeyler de var, aşağıdaki dostluk gibi. bkz. şekil II...


Allah bozmasın, yüzünüz hep gülsün, bashocan'ın ifadesi daha ziyade ekşi gibi ya, neyse.

bugün söylecek çok şeyim var, kelimem yok. bitirdim. kendime söylene söylene tükettim harflerle oluşturduğumuz iletişim araaçlarını. kalan şu üç beş cümleyle bu yazıyı tamamlayacağım.

bu hafta halil inalcık da hayata veda etti. geride koca bir külliyat, ondan sonra öğrencilere, tarih öğrenmek isteyen herkese ışık tutabilecek hocalar bırakarak. hocalar her zaman var.

when the disciple is ready, the master appears.

i feel ready master, please do appear. your perish brought me darkness, come enlighten my way...

de minimis non curat lex - law does not care about small things...

si tacuisses, philosophus mansisses - if you had kept your silence, you would have stayed a philosopher


felt the need to speak latin, hope does not matter.


24 Temmuz 2016 Pazar

cry the beloved country

ne güzel bir kitaptı, from Alan Paton. bugün konumuz yine biraz ondan biraz bundan, en çok da Keremo'dan olacak. eee bu bir standart, alıştınız artık. sizleri hayal kırıklığına uğratmak istemem.

ülkemizde hareketli günler yaşandı, havaalanı saldırısı ve darbe girişimi hepimizde ciddi travmalar oluşturdu. hemen yakınımızdaki hastaneye gelen onlarca ambulans, darbe girşiminde tepemizde korku salarak uçan F16'lar. geride bırakmak ve bir daha karşılaşmak istemeyeceğimiz kötü anılar silsilesi. her kafadan onlarca ses çıktığı dönemler. tarih sikluslarının demirden, tunçtan olanlarından biri. oysa ancak çok ama çok beğendiğim filmleri yeniden izlerim ben, her filmi değil. lütfen bu yaşadıklarımız da tarih sayfasına gömülen anlardan olsun, mümkünse bir daha benzerleri ile bile karşılaşmasın kimse.

öte yandan, güneş ışığım, hayatın aydınlık yüzü, benim açımdan neşe ve erdemlerin vücut bulmuş hali; Keremo. 6 hafta kalmış kendi hayatına başlamasına, gündelik hayatını salt kendi iradesiyle idame ettirmesine veya yuvadan uçmasına... buz devri 5'te manny, peaches'a diyordu ki; her anne baba çocuğunun büyümesini, kendi ayakları üzerinde durmasını, kendine bir hayat kurmasını ister. aynen öyle. onun kendi kararlarını veren, doğruyu yanlışı ayırt edebilen, bağımsız, deneyim kazanan, pragmatik bir yetişkin olma yolunda ilerlemesi hayranlık verici bir şey. zaman zaman "ben ne yaptım da bu harika yaratığı gönderdi Allah bana" diyorum. öte yandan, kendi elimle o harika yaratığı uzak diyarlara yollamak tam bir işkence vasıtası.

bu yaz yine yesch ile buluştuk. konulardan biri (ki insanlığı kurtaracak pek çok konuyu konuştuk) bizim geleneksel aile anlayışımızda aile ile çocuk arasındaki (dikkat anne ile çocuk değil, aile ile çocuk arasındaki) göbek bağının bir türlü kesilemeyişiydi. aileler bu kopmayı çocuğu sevmemekle eşdeğer tutuyorlar. tersini düşünüyorum, zor, gerçekten zor. göbek bağı kesmekten daha zor. göbek bağı kesilince hiç değilse havaya hoplatıp zıplatabiliyorsun, yani aslında onun kesilmesini sen de istiyorsun. ama omzuna, yanağına istediğin an öpücük konduramamak, sıkıca sarılmak için tatil dönemlerini beklemek pek eğlenceli olmayacak. tamam. bu kadar duygusallık yeter. zaten her saniye benim dizimin dibinde olacak değildi ya.

ışığını saçacak elbette, başka yerlerde de parıldayacak. güneş nasıl ben görmediğim zamanlarda da varsa, dünyanın başka yerlerini aydınlatıyorsa, Keremo da öyle. yolun açık olsun canım oğlum, sana hep melekler eşlik etsin, aşamayacağın zorluk olmasın inşallah... insan zor zamanlarda kendini tanırmış. kolay bir deneme olmayacak senin için, ama aşamayacağın bir şey de olmayacak. sana söz veriyorum, fiziken her saniye olmasa da manevi olarak hep yanında olacağım.




22 Nisan 2016 Cuma

K E R E M O

nereden başlasam; ortasından... evet ortasından. en iyisi bu olacak galiba.

pek çok şeyden sıtkım sıyrılmış durumda ya, eğitim sistemine karşı duygularım da aynen ergen bir bireyin ebeveynlerine karşı duyguları gibi. hırçın, kontrolsüz, memnuniyetsiz.

işbunların sonunda keremo için okyanusaşırı olmasa dahi, yurt sathının dışında mektep arayışları sonuç verdi. oldukça iyi, saygın bir okuldan kabul geldi. geldi gelmesine, lakin bu kez de gak desem ağlama hissiyatı geliyor, guk desem hıçkırma. adeta çocuğunu ingiltere'ye okumaya gönderip, çektiği hasreti asker annelerininkiyle mukayese eden mehmet gölhan'ım.

ne yaparsam yapayım "yanlış mı yapıyorum acaba" hissi kaybolmuyor. hayatla en güçlü bağım o olduğu için, karşısına çıkan fırsata ne kadar sevinirsem sevineyim, kendimi ocaksız, merkezsiz hissetmeme engel olamıyorum. öte yandan teog gibi geleceği sadece bir sınava bağlayan sistemin çarkına dahil olmayacağı için de mutluyum.

keremo, kuzum, güneşim, lütfen içindeki iyi insanı, merhametli, anlayışlı ve zehir gibi zeki çocuğu hep yaşat. daha önce de söylemiştim "kid you'll rock mountains". canım, seni her zaman, her durumda ve koşulda sevdiğimi unutma. sen hayatımın en önemli şeyi değilsin, hayatımın kendisisin. ne olursa olsun senin yanındayım, ne kadar süreyle bana ihtiyaç duyarsan, annen arkanda olacak. daha beş yaşındayken bana söylediğin sözü aynen sana söylüyorum; hata yapmak önemli değil, hatalar düzeltilebilir. ama öncelikle onun hata olduğunu kabul etmen gerekir... korkuların hemen ardındadır en büyük başarılar, mutluluklar, yaşanması gereken deneyimler. korkun olmadığını biliyorum. cesaretin tanımını unutma: korkmamak değil, korkman gereken ve gerekmeyeni ayırt etmek.

hayat her şeyiyle güzel, iyisiyle, kötüsüyle, doğrusu, yanlışıyla. başarı, hataların getirdiği tecrübenin toplamı ya. unutma e mi?

canım, canım yavrum. seni çok seviyorum, umarım hep aşabileceğin zorluklarla karşılaşırsın. insan ancak ve sadece bu şekilde büyür.

senin için elimden geleni yapmaya çalıştım. belki en güzeli olmadı. inan elimden gelen buydu. bundan sonra da böyle olacak. eminim sen kendi çocuklarına benden daha iyi şekilde bir aile ortamı sağlayacaksın. senin elin bir şeye değince o zaten çok güzel oluyor.

kelimeler boğazıma düğümlendi, daha fazla çıkmıyor. seni seviyorum canım yavrum. Allah yolunu her daim açık etsin...

15 Şubat 2016 Pazartesi

bugünün nesi dünden farklı?



kelimeleri bir şair kadar güzel sıralayabilseydim keşke, yazmak istediklerim var. aynı kelimeler hepimizin kullanımına sunulmuş, kimimiz orhan veli olmuş, kimimiz can yücel, bir diğeri turgut uyar, edip cansever, nilgün maramara. ben ise sanki boşa harcıyorum harfleri, cümleleri. biraz daha yutayım, küçük bir grup bile olsa, sayıca bir kişiden çok bir çoğunluğun dinleyeceğinden emin olana kadar susayım... 

18 Ocak 2016 Pazartesi

üzüntü ve muz kabuğu

her ne kadar başlıkta az da olsa abukluk yapmaya çalıştıysam da, ne içimdeki acıyı hafifletmek mümkün oldu, ne de zavallı yeryüzüne çöken kara bulutları dağıtabildim.

bazı zamanlar vardır, hicran kendini midenizi tutup, sıkıca kavrayan bir el olarak gösterir. duyumsarsınız. öyle zamanlardayım. aslında geri dönülmez fiziki bir kayıp yok. çok şükür herkes hayatta. kaybolup giden benim insanlara, kendime olan güvenim, muhtemelen merhametim, insanlığım, empati kırıntılarım. giderek robotlaşmaya başladığımı hissediyorum. düşüncelerimde iyice yalnızlaşıyorum, kendimle konuşur, her şeyi kendimle paylaşır oldum. etrafıma ördüğüm duvarın dört bir yanımı kaplamasına ramak kaldı.

kalabalıklar içinde bile o duvarı taşıyorum yanımda. duvarsız yapamaz oldum. elimden gelse güneş ışığımı alıp bir dağa çıkarım, nitekim heidi'nin dedesinin neden alp dağları'nın tepesinde bir başına yaşadığını biliyorum artık, içimdeki ben derinden anlıyor, hak da veriyor. kalabalıklar içinde ya asimile olacaksın, konjonktüre entegre vaziyete geleceksin. yok gelemiyor musun? o zaman toplum seni otomatikman tecrit edecek. "vaaaay, sen misin beni tecrit eden, beni kendimden daha iyi kimse tecrit edemez leyn" diyerek kendi kişisel hapishaneni o an inşa etmeye başlayacaksın, emprovize bir hareketle. bu duruma adapte olacaksın işte, kendinle mücadele, en zoru, lakin en iştah açıcı olanı.

etrafı karartan etkenleri saysam bir sayfaya sığmaz, kişisel olan sebepler de var, evrensel olan da. bununla birlikte kelimeler vasıtasıyla onları bedenlendirmek istemiyorum. bu nedenle lütfen mümkün mertebe farid farjad dinlemeyin, neşeli şeyler düşünmeye çalışın, siz görmeseniz de bulutların ardında güneş her daim var, unutmayın.

unutma e mi?




21 Kasım 2015 Cumartesi

doğum günü

bugün canımın doğduğu gün. tam on iki yıl önce bu sabah 8.15'te hayatımıza girdi. hayatım, hayatımız nasıl değişti anlatamam. gün oldu güldürdü bizi, gün oldu sakinleştirdi. bu akşam pasta üflerken yaptığımız şaklabanlıklara "yapma" diyerek bir yetişkin edasıyla ket vurması, bundan sonra daha dikkatli, özenli davranmamız gerektiğini pek güzel anlattı.

dolayısıyla; bugünden itibaren
1. trafikte, kalabalık ortamlarda, metrobüs karmaşasında kendimi kaybedip sinirlenmek, kötü söz sarfetmek yok.
2. kendileri ergenlik fevriliğiyle ani çıkışlar yapsa dahi karşısında astral kontrolünü kaybedip, kısasa kısas yapacak biri olmayacak.
3. o büyüyor, ayakları her geçen gün daha da yere basıyor, örnek alabileceği nitelikte bir insan olmaya daha ciddi şekilde adım atılacak.
4. hayatımı güzelleştirirken, kendi yaşantısını kurmasına azami gayret sarf etmeye devam.

umarım bu yazı yıllar boyu kalır, ben yaşlara geldiğinde okurken, seni ne çok sevdiğimi hala biliyor olursun.

canım, bu hayattaki en güzel şey sensin. iyi ki doğdun...

4 Ağustos 2015 Salı

hamlet

Olmak ya da olmamak,
işte bütün mesele bu! 
Düşüncemizin katlanması mı güzel 
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına 
Yoksa diretip bela denizlerine karşı Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece! 
Düşünün ki uyumakla yalnız bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. 
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan. 
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? 
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine 
Sevgisinin kepaze edilmesine 
Kanunların bu kadar yavaş 
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine 
Kötülere kul olmasına iyi insanın 
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? 
Kim ister bütün bunlara katlanmak 
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek 
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa 
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya 
Ürkütmese yüreğini? 
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa 
Çektiklerine razı etmese insanları? 
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: 
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor 
Yürekten gelenin doğal rengini. 
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar 
Yollarını değiştirip bu yüzden 
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.

W. Shakespeare

28 Temmuz 2015 Salı

yıllar sonra

merhaba,

bu sene de pek çok gelgitleri olan bir yıl olmayı başardı.

yaklaşık yirmi yıl sonra yeniden yollarımızın kesiştiği arkadaşımdan mı bahsetsem, keremo ile yaptığımız küçük tatilin nasıl iyi geldiğinden mi? yoksa yalnız ve güzel ülkemde olup bitenden mi?

insanoğlu çok dara düştüğünde kaçıp gitme yanlısı oluyor, bir yandan da mevlana'nın dediği gibi "biz pergel gibiyiz, bir ayağımız buradayken diğeri dünyayı gezer" durumunu istiyor insan, köklerinden çok da fazla kopamıyor.

en iyisi ben size bir kaç foto göstereyim, bu yazı da burada bitsin...


ilk sırada, yirmi yıl sonra bir araya gelebildiğim arkadaşımla, yaklaşık yirmi beş yıldır gitmediğim galata mevlevihanesi etkinliğinden bir enstantane. insan nasıl bu kadar konsantre olabiliyor, şaşırtıcı. şahsen ben üçüncü dönüşten sonra nakavt olurdum


ikinci sırada ise şampuanlanmış, fönlenmiş dünya güzeli iki inek. sırtlarına sarılasım var :-)


son olarak norveç'ten bir fotoğraf, bu bir resim değil, fotoğraf. inanabiliyor musunuz?


sevgiler
not: istanbul'da ısı elli derece olmalı bugün, son iki yüz yetmiş yılın en sıcak günü herhalde, henüz. bir de düşünün ki güneşte patlamalar bekleniyor, cidden yandığımızın resmidir

11 Haziran 2015 Perşembe

Zaman

Merhaba Romalılar, Kartacalılar,

Ne kadar uzun zaman olmuş yazmayalı, aklımdan geçenleri karalamayalı... Geçenlerde bir yerde söylediler; dün ne yaptıysak bugün onu yaşıyoruz. Aynı şekilde bugün ne yapıyorsak, yarın onu yaşayacağız.

Bugün boş boş durmanın sonucu beş yıl sonra da sıkılmak. "Action will be taken" desem, hem Heinrich Böll'e, hem Dicle Hocama hem de elemental doğa ruhlarına mesaj göndersem :-)

Ülkemizi yakından ilgilendiren parlamento seçimi yapıldı. Konu kimin kaç gol attığı seviyesine indirgendi. Genel pencereden, özellikle eğitim alanında yapılması gerekenlerden epey uzaklaştık.




Güzel şeyler yazmak isterdim, ancak ufukta fazla bir şey göremiyorum ben, hatta ufuk çizgisini de göremiyorum. Ya siz?

Selamlar

15 Mart 2015 Pazar



Yağmuru sevdiğini söylüyorsun ama,
Yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun.
Güneşi sevdiğini söylüyorsun ama,
Güneş açınca gölgeye kaçıyorsun.
Rüzgarı sevdiğini söylüyorsun,
Rüzgar çıkınca pencereni örtüyorsun.
İşte bundan korkuyorum,
Çünkü beni de sevdiğini söylüyorsun.
W. Shakespeare

27 Şubat 2015 Cuma



Yeni yılın ilkbaharında sadece 4 tane hedefim var, teker teker açıklayıp ve gündemi kendimle meşgul etmek adetim değil. O sebeple "what you do today builds your tomorrow" diyorum.

Ve kamuoyu önünde kendime ve hedefi olan herkese başarılar diliyorum...

Mayıs sonuna dek Mart, Nisan ve Mayıs ayları için planladığım hedefleri gerçekleştirme, yarım bıraktığım iki işi tamamlama ve bu süredeki 13 hafta boyunca her hafta 10 tekrarla yeni kapı açma şansımı, hayırlı olsun dileklerimle hayatıma katıyorum.



Değişmeye hazır ve istekliyim. Artık bu durumları kendimin oluşturduğumu biliyorum ve bilincimde bu durumun sorumlusu olan inanç kalıbından kurtulmak istiyorum.

Arkadaşım Evren'e mesajımdır :-)

20 Ocak 2015 Salı

neruda - here i love you





Here I love you.
In the dark pines the wind disentangles itself.
The moon glows like phosphorous on the vagrant waters.
Days, all one kind, go chasing each other.

The snow unfurls in dancing figures.
A silver gull slips down from the west.
Sometimes a sail. High, high stars.
Oh the black cross of a ship.
Alone.

Sometimes I get up early and even my soul is wet.
Far away the sea sounds and resounds.
This is a port.

Here I love you.
Here I love you and the horizon hides you in vain.
I love you still among these cold things.
Sometimes my kisses go on those heavy vessels
that cross the sea towards no arrival.
I see myself forgotten like those old anchors.

The piers sadden when the afternoon moors there.
My life grows tired, hungry to no purpose.
I love what I do not have. You are so far.
My loathing wrestles with the slow twilights.
But night comes and starts to sing to me.

The moon turns its clockwork dream.
The biggest stars look at me with your eyes.
And as I love you, the pines in the wind
want to sing your name with their leaves of wire. 

kendimizi onaylıyoruz ve tasasızız





Hep söylerim çocukluk insanın ana vatanıdır diye. İçten kahkaha, cesaret, samimiyet yaşar orada. Bir de benim kuzum, Achilles'im, Herkül'üm, Golkond'um, Hindistan'ım...



Biraz da umursamazlık kattın mıydı, tadından yenmez.



Kediler mutlaka bulunmalı, kuşlar, böcekler, atlar, kaplanlar da.



Güneş zaten çocukluktan doğar, bakınız Şekil II :-)



En nihayetinde "büyüdüm ben" kaprisini de sos olarak ilave edince, servise hazır. Çanta kafalım benim.


Geçenlerde bu tramvaya bindik, bir davete icabet etmek maksadıyla. Kuzumun yanına ecnebi 3-4 yaşlarında bir çocuk oturdu. Birbirlerinin yanaklarına, parmak uçlarıyla kuş tüyü yumuşaklığında dokunup, sözsüz bir iletişim geliştirdiler. Minik çocuğun, büyük çocuğun avucuna küçük yumruklarla darbe yapması vasıtasıyla muhabbeti derinleştirdiler. En nihayetinde bizim inmemiz gereken durağa geldik. Keremo çocuğa avucunu uzattı. Minik çocuk da eğilip şapp diye avucunun ortasını öpüverdi. Kerem yapıştırdı espriyi "bana amca amcaaa dedileeer..." Nasıl güldüm anlatamam. Pis serseri her şeyde eğlenecek bir nokta buluyor. Umarım hayatı boyunca böyle devam eder.

Gerçekten tasasız ve kendimi onayladığım bir sürece girmiş bulunmaktayım. Bu konuyu, derinlemesine irdelemeyi başardığımda paylaşacağım. Yola çıkmak gibi bir şey. Etkileyici bir tecrübe, sanıyorum bu da benim kişisel yolculuğum olacak. Sabırsız olduğum malum, ancak bu kez gerçekten sabırsızlıkta ilerim seviyeye geçtim, bir an evvel nereye varacaksam varayım istiyorum ama öte yandan; to travel hopefully is better than arrival demiş büyüklerimiz. Göreceğiz bakalım...

Sömestr tatilinin ikinci yarısında izinli olmak istiyorum, Kuzu ile çok güzel planlar yaptık, umarım sorun çıkmaz. Güzel fotoğraflar çekmeyi başarırsak yayınlarım.

Sevgiler

15 Ocak 2015 Perşembe

2015 - 1


Yukarıdaki fotoğraf 2014 doğum günü etkinliğinden. Çocuk fotoğrafı ile yeni yılın ilk yazısını şenlendirmek isteyince bunu kullanmaya karar verdim.

Başladı başlayacak derken yeni yılın ilk ayının yarısı bitti bile. Bir yandan da kuzular hızlıca büyüyorlar. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyor insan. 2015'e güzel başladık biz. Yapmayı tasarladığımız değişikliklerin bir kısmını gerçekleştiriyoruz bile. Bundan başka bu yıl daha başlamadan güzellikler getirmişti ya bize, öylesine umutluyum ki yeni yıldan.

Keremo gözlük takmaya başladı. 26 Aralık günü tramvayda aniden fark ettik normalden biraz daha az gördüğünü. 6 Ocak doktor randevusunda 1 numara miyop olduğumuz anlaşıldı. Bugün artık gözlük takıyor. Pek bir yakıştığı için; sadece okulda ve televizyon seyrederken kullanması gereken gözlüğü, ellerini yıkarken bile takıyor :-)

Gözlük benim küçük adamıma iyice bir bilgelik, olgunluk verdi. Daha da büyük görünüyor şimdi. Nerede benim minicik "anneeee, ben ayı deyken vız vız ayı mı, hooooaaaaaa ayı mı diyoyum?" diye soran kuşum?